Küreselleşme, Ulus Devlet ve Çok Uluslu Şirketler | Mehmet Uğur İziroğlu

0
890

Özet

Bu çalışmamızda küreselleşme kavramının tarihine ve bu tarihten günümüze yaşadığı gelişime, dönüşüme değindim. Bu gelişimin ve değişimin ekonomik, ekolojik, sosyokültürel, teknolojik ve politik boyutlarını ele alarak bu boyutlara çok uluslu şirketlerin nasıl etki ettiğine baktım. Çok uluslu iirketlerin sosyolojik anlamda hangi konulara girebileceğini, hangi konular üzerinden kendine alan yaratabileceği üzerine çalıştım. Son olarak Ritzer’in McDonaldlaşma kavramı ve günümüzün önemli dijital tüketim alanı olarak göze çarpan Netflix platformunun arasındaki benzerliklere, farklılıklara değinerek bu küreselleşen dünyanın gelmiş olduğu son durumu gözler önüne sererek, tartıştım.

Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, Ulus Devlet, Çok Uluslu Şirketler, McDonaldlaşma, Netflix

Abstract

In this study, we touched upon the history of the concept of globalization and its development and transformation since this date. We looked at the economic, ecological, sociocultural, technological and political dimensions of this development and change and how the Multinational Companies affected these dimensions. We worked on which subjects the Multinational Companies can engage in sociological terms and on which subjects they can create space for themselves. Lastly, we discussed the similarities and differences between Ritzer’s concept of McDonaldization and the Netflix platform, which stands out as an important digital consumption area of today, by revealing the latest situation that this globalizing world has come to.

Key Words: Globalization, Nation State, Multinational Companies, McDonaldization, Netflix.

1.Küreselleşme ve Küreselleşme Boyutları

    Küreselleşme kavramı 1800’lerde dahi hayatımızda var olmakla birlikte daha çok 1945 sonrası İkinci Dünya Savaşı ile gelişen makineleşme ile oluşan bir kavramdır. Küreselleşme en basit deyimiyle bir bütünleşme biçimi olarak ele alınabilir. Bu bütünleşme en çok akla geldiği gibi ekonomik açıdan bir bütünleşme olarak ele alınsa da politik, ekolojik, teknolojik ve sosyo-kültürel açıdan da bir bütünleşme olarak ele alınmalıdır. Küreselleşme, teknoloji ile birlikte birbirimize daha yakın olmamızı ve daha etkileşimsel bir hal almamızı sağlamaktadır. Bu 21.yy’dan itibaren haberleşme kanalları, uygulamaları ve siteleri ile birlikte dünya artık küresel bir köy, kasaba halini almıştır.  Küreselleşmenin sağlanmasında en önemli etkenler serbest piyasa, iletişim devrimi, dış kaynakların yani daha merkez ülkelerin üretimlerini daha ucuz işçi maliyeti olan ülkelere taşıması, liberalleşme ve yasaların bütün ülkelerde birbiriyle uyumlu hale gelmesi olarak tanımlanabilir.

Küreselleşme oluşurken belli alanlarda, boyutlarda farklı etkiler göz önüne serebilir. Bu ekonomik, ekolojik, siyasal, kültürel ve sosyal olabilir. Küreselleşme deyince bizim ise aklımıza ilk gelen ekonomik açıdan küreselleşme olduğudur. Günümüzde artık her işimizin tabiri caizse dönmesini sağlayan şirketler ile birlikte ekonomik boyut oldukça fazla alan kaplamakta artık siyasal alanı içine alan ekolojik alanı da zarara uğratan bir duruma ulaşmaktadır.

Uluslararası iktisadi ilişkilerin artması küresel bütünleşmenin hiç tartışmasız en önemli çıkış noktasıdır. Küreselleşme ile birlikte ortak pazarların oluştuğu bir döneme girilmiştir. Bu dönemde sermaye ve emek küresel çapta hızlı bir geçişkenliğe kavuşmuştur. Esasında küreselleşme ile ilgili yapılan birçok değerlendirme ekonomik küreselleşmeyi konu edinmektedir (Çelik, 2012, 65).

Ülke ekonomilerinin dünya ekonomisi ile bütünleşmesinin başarılı bir şekilde gerçekleşmesi ile ekonomik küreselleşme sağlanmış olur. Başka bir deyişle ekonomik küreselleşme, mal, sermaye ve emek geçişkenliğinin artması sebebiyle ülkelerin birbirlerine yakınlaşması demektir. Ekonomik küreselleşme sürecinde, uluslararası ticaretin artması beraberinde teknoloji transferini getirmektedir. Teknoloji transferinin denkleme girmesi ile birlikte teknolojinin küresel çapta hızlı bir şekilde kullanılmasının önü açılmaktadır (Aktan, 1999).

Günümüzde artık çok uluslu şirketler ile birlikte bu küreselleşme daha da derin, yoğun ve bütünleşmiş bir hale gelmekte insanların hareketleri, faaliyetleri hatta üretimleri ortak bir duruma dönüşmektedir. Artık, Wallerstein’ın da üzerinde durduğu bazı merkez ve yarı çevre hatta otoriter olmayan çevre ülkelerde dahi dijital bir eşitlik söz konusu ki bu “dijitalizm” konusuna çalışmamızın ilerideki kısımlarında değineceğiz. Bu dijital eşitlik sayesinde insanlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar iletişim içinde olabilir, çizim yapıp bunu tüm dünyada sergileyebilir, müzik yapıp herkesin birçok insanın kullandığı Spotify’a koyabilir, Twitch’de canlı yayın açabilir ve YouTube’da içerik üretip bunu yayınlayabilir hale gelmiştir. İşte bu faaliyetlerin tamamı çok uluslu şirketler sayesine olur. Tam da burada karşımıza iki kavram çıkar; biri üretimin globalleşmesi diğeri ise finansal faaliyetlerin globalleşmesidir.

Üretimin globalleşmesi, ülke çapında üretim yapan işletmelerin, faaliyet alanını genişletip diğer ülkelere ve kıtalara yayılmalarını ifade etmektedir. Finansal faaliyetlerin globalleşmesi ise; sermayenin yüksek kazançları minimum risk ile elde etme arzusu kapsamında tüm dünyaya yayılmasıdır. Özellikle 1980 sonrası izlenen politikalar sonucu, finansal sınırlar hemen hemen ortadan kalkmıştır. Sınırların kalkması sermaye hareketlerin hızlandırmış ve finansal piyasaların birbirine entegre olmasına neden olmuştur. Finansal bu gelişmenin en büyük sebebi gelişmekte olan ülkelerin sermaye çekmek adına geliştirdikleri deregülasyon politikalardır. Bununla birlikte esnek kur rejiminin benimsenmesi finansal piyasalar arasındaki geçişkenliği artırmıştır (DPT, 2005: 12).

Bir diğer ve aslında benim en çok üzerinde durmak istediğim küreselleşme boyutu ise sosyo-kültürel boyut. Bu boyut gündelik yaşam, seçimler, kılık-kıyafet, hukuk ve insan hakları gibi birçok alanı etkileyen bu alanların küreselleşmesini inceleyen bir boyut. Bu insanlık hukuk alanında tek tipçiliğe doğru gitmekte artık yasalar her yerde aynı her yerde benzer şekillerde uygulanmaya çalışılmakta. Buna en büyük ve en güncel örnek aslında çok değil birkaç ay önce ülke olarak tartıştığımız İstanbul Sözleşmesi. Bu sözleşme aile içi şiddeti konu alan ve içinde Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkenin imzaladığı uluslararası bir antlaşma ve bu antlaşma bize gösteriyor ki sosyo-kültürel globalleşme artık özellikle de hukuksal alanda bir benzerlik olması gerektiğini gösteriyor. Cumhuriyetin ilk yıllarını ve yapılan inkılapları düşünecek olursak aslında sosyo-kültürel küreselleşmenin çok eskiden ülkemizde başladığını ve hala sancıları ile birlikte ülkemizde devam ettiğini görmekteyiz. Kadınlara verilen haklar, şapka kanunları, soyadı kanunu vb. gibi halkçılık ilkesi ile yapılmış bu kanunlar aslında küresel bir devlet ve millet olma yolunda atılan ilk adımlardır. Bugün içinde yaşadığımız dönemin rejimi haline gelen demokrasi dahi küreselleşmenin bir unsurudur.

Sosyo-kültürel küreselleşme, insanlığın ortak değerleri üzerinden tanımlanmıştır. İnsan hakları, kamu yararı, çevrenin korunması, demokrasi gibi tüm toplumları ilgilendiren temalarda ortak bir anlayışa ulaşılması sosyo-kültürel küreselleşmenin gerçekleştiği anlamına gelmektedir. Bu ortak değerler günümüzde tüm toplumların gündemine gelmiştir. Bu kavramlar üzerine farkındalık yaratacak kampanyalar vasıtasıyla sosyo-kültürel küreselleşme hız kazanmaktadır. Günümüzde bir takım hastalıkların ya da terörizmin tüm ülkeleri tehdit ediyor olması bu ülkelerin birlikte hareket etme zorunluluklarını doğurmaktadır. Tüm insanlığı tehdit eden terörizm ve hastalıklar bu alanda küreselleşmenin hızlanmasına katkı sunmaktadırlar (Aktan, 1999).

Kültürel küreselleşme ile “tek tip”leşme meydana gelmekte, düşünce şeklinde, giyim tarzında, eğlence ve yemek kültüründe kısaca hayatin her alanında Amerikan kültürü baskın gelmektedir. Özellikle kapalı toplumlarda yaşayan gençlerin dipçik yeme korkusuna rağmen, batı tarzı müzik dinlemeleri, çeşitli şekillerde gizleyerek de olsa olsa blucin giymek istemeleri etki altına girmenin en güzel örneğidir. Yine yemek ritüelleri de Amerikan kültürünün etkisi altındadır. Bugün dünya devi olan “Coca-Cola”, “Pepsi” ve “Mc Donalds” hepsi Amerikan kültürünün ayrılmaz parçasıdır (Talas ve Kaya, 2007, 60-69).

Ritzer’e göre küreselleşme “McDonaldslaşma”dır. Yani Dünyamız fastfood büfe normlarının etkili olduğu bir dönemden geçmektedir. Restoranların toplumsal hayatı tesiri altına alması dört etmen ile anlatılmaya çalışılmaktadır: Etkinlik, hesaplanabilirlik, tahmin edilebilirlik, kontrol edilebilirlik.

Hamburger sadece basit bir nesne değildir.  Hamburger Amerika’nin merkezi şaşalı yaşamının ürünüdür. Bu sebeple merkezde olmak isteyen birçok kenar mahallelinin güç ile özdeştirdiği kültürel bir mesajı ifade etmektedir. Mc Donalds gibi, Hollywood, Coca-Cola, Rock müzik, Amerikan yaşam şeklini özetlemektedir. Amerikan kültürü dışında, merkezden çevreye etki eden farkı kültürler de vardır (Aslanoğlu, 1998, 198).

Bu içinde bulunduğumuz sosyo-kültürel küreselleşme uyum sağlayamayan bireyler için yalnızlaşma ve yabancılaşma getirebilir. Bu rekabetçi sermaye piyasasında Marx’ın özellikle üzerinde durduğu gibi bazı sınıflar eriyip, kaybolabilir ve ürettiği ürüne yabancı hale gelebilmektedir.

Politik küreselleşme boyutuna gelecek olursak bu alan aslında küreselleşmeden çok uluslu şirketlerinde etkisiyle en çok değişime uğramış, alan değiştirmiş veya alanını çok uluslu şirketlere kaybetmiş veya bence artık kaybedecek alan olarak göze çarpmaktadır.

Politik küreselleşme ile ulus devletin işlevini ve konumunu, yerel ve uluslararası düzeyde başka aktörler almaya başlamıştır. Ulus devletler egemenlik haklarının bir kısmından feragat etmişler ve ulus üstü örgütlere devretmişlerdir. Ulus devletin üstünlüğü sarsılmıştır. Küreselleşme, uluslararasında sınırların ve iktisadi bağımsızlıkların silikleşmesini ifade etmektedir. Küreselleşme bu törpüleme ile birlikte farkı toplumsal kültürlerin ve dinlerin kaynaşması, toplumlar arasında ticari ilişkinin yoğunlaşması ve siyasi kutuplaşmanın ortadan kalkmasına neden olacak önlenemez bir süreçtir (Erbay, 1997, 148).

Ulus devlet anlayışı merkezi güçlendirip, bütün sorunların çözümünü devletten beklemeyi empoze ederken, günümüzde bireyler ekseninde yerel ve sivil insiyatifler devreye girmektedir. Artık bireyler kendi haklarını eskiye göre daha rahat savunabilmekte, siyaset ve yönetimde söz sahibi olabilmeyi ummaktadır. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte ortalığa çıkan popüler hale gelen “ulus devlet” ve “milliyetçilik” kavramları İkinci Dünya Savaşı ile birlikte yerini artık küreselleşmeye ve çok uluslu şirketlere bırakmaya başlamaktadır. Artık devletler özellikle de milliyetçi olarak nitelediğimiz belki sağ-muhafazakar olarak söyleyebileceğimiz denetimi elinde bulundurmayı tercih eden, seven devletler ve rejimler eski popülerliğinden uzak ve artık siyasal sahneden çekilmeye başlamakta. Bunun nedeni insanlar bireyselleşme ile birlikte özgürlük kavramını başka bir boyuta taşıyıp artık birçok denetimden ve baskıdan uzak yaşama isteğinde karşımıza çıkmakta ve bu haklarını yüksek sesle söyleyebilmekte olmaları bu durumun en önemli habercisi. Yine bu denetimden kaçışın aslında onları bu seferde başka bir denetim haline soktuğunu söyleyeceğimiz bölümler çalışmamızın ileriki kısımlarında olacaktır. Bu bölümü kapatacak olursak artık distopya mı denir yoksa ileride olacak ya da olması gereken mi denir bir kitap ve bir dizi bölümünden örnek vereceğim. İlk örnek James Tiptree’nin Uzaktan Kumandalı Kız eseri olacaktır. Bu eserde küreselleşme ile hayattan yabancılaşan ve yalnızlaşan kadın karakter hikayede dönemin önemli şirketlerinden bir teklif alır bu teklif bütün aklını, benliğini onlara bahşetmesi halinde onların istediği ürünleri reklam yapacak şekilde kullanması, göstermesi ile birlikte rahat bir yaşam sürecek ancak şirketin gösterdiği dışında bir ürün kullanmayacaktır. Bu örnek aslında uzak bir distopya olarak görünse de günümüze çok da uzak olmayan denetim mekanizmasını ulus devletten alıp çok uluslu şirketlerin eline vermiştir. Diğer bir örnek İngiliz Netfilix dizisi Black Mirror’un Smithereens adlı bölümüdür. Bu bölümde kısaca bir suça bulaşmış insanın bütün bilgilerine Facebook, Twitter, İnstagram ve Spotify benzeri uygulamaların daha kolay erişim sağladığı o insan hakkında polisten, mahkemelerden kısacası devletten daha çabuk ve daha fazla bilgi sahibi olan bir şirketi konu edinmektedir.

Bir diğer küreselleşme boyutumuz aslında ekonomiyi ve dolayısıyla şirketleri çok yakından ilgilendiren teknolojik boyuttur. Küreselleşmenin tarihi 16.yy’a kadar dayanmakla birlikte, literatüre ilk olarak 1980’lerde girmiş olup, finans ve işletme alanlarında kullanılmıştır. Her ne kadar, kavram ilk kez finans ve işletme dallarında kullanılmış olsa da, teknoloji küreselleşmenin baş aktörüdür, denilebilir. Zira teknoloji sayesinde, toplumsal gelişme ve değişmeler meydana gelmektedir. Teknolojik küreselleşmenin yansımalarını belli bir süre sonra; siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda karşımıza çıkmaktadır. Teknoloji küreselleşme ile birlikte makineleşme süreci hızlanmıştır. Makineleşme ise hem olumlu hem de olumsuz yönlere sahiptir. Olumlu yanları, fazla kazanç, hızlı üretim, az maliyet, standart üretim olurken, en büyük olumsuz yani ise işsizliktir. Teknolojinin ilerlemesi ile insan gücünün yerini makineler hatta robotlar almıştır. Artık ülkeler teknoloji pazarlamaktadır. Teknolojik küreselleşme zaman mekân- güç etkileşimini değiştirmiştir. Fiziki sınırlar ortadan kalkarak, karşılıklı etkileşim artmıştır. Özellikle internetin yaygınlaşması ile iletişim güçlenmiş, gerek sivil toplum gerekse uluslararası örgütler etkin rol oynamaya başlamıştır.

Teknolojik küreselleşme aramızdaki mesafeleri ortadan kaldıran en önemli unsurdur. Haberleşmeyi, iletişim de kalmayı ve aslında bugün pandemi döneminde en çok ihtiyaç duyduğumuz sosyalleşme ihtiyacını ortadan kaldıran, doyuran bir unsurdur. Teknoloji sayesinde ilk olarak bahsettiğimiz ekonomik boyutta üretimin globalleşmesi adına da önemli adımlar atmış oluruz, sosyo-kültürel boyutta bahsettiğimiz “tek tipleşme” kavramına da yardım ederiz ve politik küreselleşme de bahsettiğimiz denetim mekanizmasını devletten alıp bir uluslararası şirketin eline vermiş oluruz.

Son olarak bahsedeceğimiz boyut olan ekolojik boyut aslında küreselleşme ve bunun yanında getirdiği unsur olan çok uluslu şirketlerin en çok zarara uğrattığı alandır. Ekolojik küreselleşmenin hem coğrafya hem de ekoloji alanında büyük zararları olmuştur. Maalesef küresel ekonominin politikaları çevre kaygılarından tamamen uzaktır. Gelişmiş ülkeler sermaye yatırımları sonucunda gelişmekte olan ülkelere gelmekte ve bu ülkelerde çeşitli faaliyetler gerçekleştirmektedirler. Bu ülkelerin hammadde ve tabii kaynaklarından yararlanıp, bu devletlere atıklarını bırakmaktadırlar. Örneğin Eski SSCB zamanında Kazakistan’a 237 milyon ton atik gömüldüğü iddia edilmektedir. Bu atıklar radyoaktif olup, ülkede birçok nükleer deneme yapılmıştır. Öyle ki, bu durumun Hiroşima felaketinden 20 bin kat daha tehlike ve radyoaktif olduğu, ifade edilmektedir.

Böyle olunca insanların yaşaması için gerekli olan doğal kaynaklar, su ve besin maddeleri, yerleşim yerlerinin belli yerlerde yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Kısacası küreselleşme ile ekolojik problemler paraleldir. İnsanoğlunun küreselleşme seviyesi arttıkça, ekolojik problemler de artmaktadır. Çünkü kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsızdır.  Küreselleşme neticesinde, doğanın dengesi değiştiğinden dolayı, topraktan elde edilen mahsul verimi azalmaktadır. Bu durumda uzun sürede kitliği ve ekolojik tahribatı beraberinde getirmektedir, denilebilir.

Kısacası ileride yaşayacağımız iklim değişikliği, su seviyesi düşüklüğü belki bugün petrol için olan o acımasız sömürgeci savaşların ileride su için yaşanacağı bir dünyaya doğru Çok Uluslu Şirketlerin kendi aralarındaki rekabeti sonucu gitmekteyiz. Bundan sonra iktidarı elinde çok yüksek ihtimal bulunduracak olan bu şirketlerin dünya için yapacakları en büyük iyilik ne dijital eşitlik ne sınırların ortadan kalkması ne insanların fikren daha özgür olması ne de teknolojik inanılmaz bir ilerlemedir, yapılacak en büyük iyilik yaşamamız için kullanılacak doğal kaynakların doğru kullanımı ve tahribi konusunda duyarlı olmalarıdır.

2.Çok Uluslu Şirketler ve Tarihi

II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde hızla gelişen teknoloji ile birlikte meydana gelen ekonomik ve sosyal değişim, iktisadi birimlerin faaliyetlerinde ve yapılarında da etkisini gösterir. Savaş sonrasında ülkeler, ülke dışı ticari faaliyetlere önem vermek zorunda kalır. Önceki zamanlarda ticareti basit bir ithalat-ihracat ilişkisinden ibaret gören ülkeler, tüm dünyayı pazar olarak görmeye başlar.

Çok uluslu şirketler bir beyin gibi çalışan, ana merkez ile bu merkeze bağlı başka ülkelerde üretim yapan birimlerin oluşturduğu bir bütün olan ve bu birimlerden gelen kazancın ana şirkete gönderildiği; büyük bir sermayeyi, iş gücünü ve teknolojiyi temsil eden; birçok ulustan personel çalıştıran; kuruluş şekilleri, mülkiyet yapıları ve faaliyet amaçları farklılıklar gösterebilen; siyasal rejim ve gelişmişlik farkları ile ulusal sınırları tanımayan; tüm dünyada faaliyet gösteren şirketlerdir (Seyidoğlu, 2003: 731-736).

Değişik ülkelerden sermaye, emek ve değer getirerek bunu teknoloji ve teknik ile birleştirip bulundukları yeni ülkede mal ve hizmet üreten iktisadi birimlere uluslararası/ulussuz/ dünya/ küresel/ global şirketler denir (Haftacı, 2013: 34).

Galbraith’e göre çok uluslu şirketler, uluslararası ticaretteki gümrüklere, kotalara, ambargolara karşı esnek olabilen; üzerinde devlet baskısı olmayan, gittiği ülkelerdeki hukuk boşluklarından yararlanabilen ve kendi küresel stratejisine göre faaliyet gösteren şirketlerdir. Sherman ve Bohlander tanımlarında şirketin büyüklüğüne vurgu yaparken; Rugmann ve Hudgets ise bu şirketlerin merkez ülke dışında da faaliyet gösteren şirketler olduğunu söyler. Jarbland ise çok uluslu şirketlerin kaynak yönetimindeki küreselliği ve üretim faktörleri ile devlet politikalarındaki boşluklardan yararlanmasını öne çıkarmaktadır. David ve Wheelen ise bu şirketlerin genel özelliklerini dünyaya yayılmalarına rağmen karar sürecinde ulusal davranmaları; toplam mal varlığının %20’sinden fazlası ya da yavru şirketlerin bulunduğu ülkelerdeki kâr ve satış miktarının toplam kâr ve satışın %30’undan fazla olması; üretim faktörlerini gittikleri ülkelerde de yapmaları; dünya perspektifine göre karar almaları olarak belirler (Özcan, 2011: 4-10).

Çok uluslu şirketlerin faaliyet ve üretim alanları birden çok ülkeye yayılmaktadır. Mülkiyet ve kararlar ise merkez şirkete aittir. Güçlü bir sermaye yapıları vardır. Modern teknolojiye sahiptir. Teknolojik gelişmelere, ar-ge (araştırma geliştirme) faaliyetlerine, doğru personel seçimine ve personellerinin eğitimine çok önem verirler. Temelde özel sermayeye sahip olsalar da bu sermayenin sahipliği anonimleşir. En yüksek miktarda kazanç hedeflerler ve pazarı ellerinde tutarlar. Ekonomik, politik, sosyokültürel faktörlerin çıkaracağı sorunları yok etmeye çalışırlar. Ulusal ve uluslararası istikrarsız durumlara karşı dirençleri yüksektir. Esnek ve dinamik bir o kadar da karmaşık örgüt yapılarına sahiplerdir (Şatıroğlu, 1984: 24-26).

Çok uluslu şirketler yapıları gereği tek merkezli (entrosentrik), çok merkezli (polisentrik) ve dünya merkezli (jeosentrik) olarak üçe ayrılır. Bunlardan ilki tek merkezli yapılar daha kapalı daha ulus devlet ilkesi ile çalışan ve dünyada günümüzde kendi ülkesi dışında büyümemiş yapılardır.

Tek merkezli şirketler (entrosentrik), değişime karşı koruyuculardır. Ana şirket yönetimde tek hâkimdir ve ana şirket diğer şirketlerde kendi yönetim modelini ve kararlarını uygulatır (Sabuncuoğlu ve Tokol, 2001: 65).

Şirketlerin tamamının yönetiminde (yavru şirketler dâhil) daha bilgili, yetenekli ya da güvenilir oldukları düşüncesiyle ana şirketten gelen personeller ağırlıktadır. Çevresel faktörler ihmal edilir. Bu şirketlerin yöneticileri, haklarındaki deneyimsizlik ya da bilgi eksikliğinden dolayı yabancı kişiler ile çalışmak yerine, aynı kültürü paylaştıkları ve bu nedenle de davranışlarını daha kolay anlamlandırabileceklerine inandıkları kendi uyruğundan olan personellerle çalışmayı tercih ederler.

Çok merkezlilik, farklı coğrafyalarda doğabilecek krizleri en aza indirebilmek için, kâr düşmedikçe ve merkezin stratejilerine aykırı olunmadıkça şirketlerin kendi hallerine bırakılması halidir. Merkez yöneticileri, diğer ülkelerdeki yöneticilere güvenir. Yerli yöneticiler kilit rollerde yer alabilir ve kendi personellerini seçebilir. Bazı ülkeler yabancı şirketlere, yerli personel çalıştırma zorunluluğu getirmektedir.

Çok merkezli şirketlerin (polisentrik), üretim ve karar merkezleri coğrafyaya göre değişir. Egemenlik tek merkez yerine daha özerk yerel merkezlerde toplanır (Sabuncuoğlu ve Tokol, 2001: 66).

Son ve aslında şu an artık dünyamızda bir şirketin büyümek ve gelişmek istiyorsa kullanacağı yöntem olan dünya merkezli şirket olma özelliğidir. Bu şirketlere Amazon, Microsoft, Apple ve Huawei örnek olarak gösterilebilir.

Dünya merkezli şirketler (jeosentrik), ana ve yavru şirketlerin çok sıkı iletişim ve iş birliği halinde olduğu, kararların dünyadaki son gelişmeler ve sorunlar analiz edilerek ve yavru şirketlerin gereksinimleri de göz önüne alınarak alındığı, tüm dünyanın pazar olarak görüldüğü ve kararların bol reklamla desteklendiği yönetim türüdür (Sabuncuoğlu ve Tokol, 2001: 66).

Personeller milliyetlerine bakılmaksızın liyakate göre seçilir. Bu tür şirketlerde merkez ve ev sahibi ülkeler kendilerini global sistemin bir parçası olarak görürler. Milliyetçilikten uzaklaşmış bu şirketlerin doğrudan hiçbir ulusal şirketle bağlantısı yoktur. Yavru şirket yöneticileri merkez şirketlerde görev alabilirler. Yabancı çalışan ve yabancı hisse senedi sahiplerinin sayısı ile merkez ülke dışındaki üretim miktarı fazladır. Şirket büyümesindeki pay daha çok ev sahibi ülkelere aittir. Ana ve yavru şirketler arasında bir operasyon birliği vardır (Erdoğdu, 2006: 28-29).

1970 Sonrası Dönem ÇUŞ’ların tam anlamıyla ortaya çıktığı ve dünya ticaretinde etkisini gösterdiği dönemdir. 1970’lere doğru, doğal kaynakların azalması, petrol ambargosu, enerji bunalımı, sanayileşen ülkelerde yaşanan gelişmeler gibi konulara paralel olarak dünya kamuoyunun dikkatin çekmeye başlayan ÇUŞ’ların ekonomik, politik, sosyokültürel gibi çok yönlü araştırılmasına başlanır. Rekabetin hızla arttığı ve teknoloji transferinin fazlalaştığı 1980’li yıllarda, çok uluslu şirketlerin faaliyetlerini daha karmaşık hale getiren pek çok değişiklik olur. Uluslararası ekonomide yaşanan değişimle ulusal ekonomilerde dışa açılma eğilimi artar. Bu durumdan en fazla faydalanan çok uluslu şirketler olur. 1980’li yıllardan günümüze; ülkeler arasındaki ekonomik ve politik ilişkilerin gelişmesine bağlı olarak ideolojik kutuplaşmaların çözülmesi, ülkelerarası ve kültürlerarası ilişkilerin yoğunlaşması, farklı toplumsal kültürlerin daha iyi tanınması ve dünya ticaretini elinde tutan ülkelerin kendilerine özgü maddi ve manevi değerlerini milli sınırlarının ötesinde dünya çapında yayması şeklinde ifade edilebilecek bir dönem yaşanmaya başlanır. Gündemden hiç düşmeyen ve küreselleşme (globalleşme) olarak adlandırılan bu süreç, çok uluslu şirketler için karmaşık ve artan ilişkilerle ulusal ekonomilere ve toplumlara entegrasyonu anlamına gelmektedir. 1990 ve 2000’lere gelindiğinde ise dünya tam anlamı ile küresel ekonominin etkisine girer, ayrıca siyasal savaşlardan çok ülkeler arası ticari savaşlar gündeme gelir. Özellikle 2000’li yılların başından itibaren çok uluslu şirketler gerek sayıları, gerekse sahip oldukları ekonomik güçleriyle dünya ekonomisi üzerinde yetkin konuma gelirler.

Bugün, dünya ticaretinin yarısı beş yüze yakın çok uluslu şirket tarafından gerçekleştirilmekte ve bu şirketler, dünya üzerinde gerçekleştirilen mal ve hizmet alışverişinin yarısından çoğunu kontrol altında tutmaktadırlar (Hodgetts ve Luthans,1997: 3).

Günümüzde kent nüfusu artmakta, aileler küçülmekte, kadının aktif çalışan nüfus içindeki yeri artmakta, popüler kültür yayılmakta ve tüketim çılgınlığı hızla artmaktadır. Bu gibi değişimler bireylerin satın alma alışkanlıklarını da değiştirmekte ve değişen talebe bağlı olarak şirketlerin üretim politikalarında da aynı hızda değişmeye neden olmaktadır. Şirketlerin yabancı ülkelerde karşılaştıkları sorunlar ve başarısızlıklar incelendiğinde, bir ülkede etkili olmuş olan teknik, yöntem veya uygulamaların diğer ülkelerde aynı ölçüde etkili olmadığı ve buna yol açan en önemli etkenlerden birinin kültür olduğu görülmektedir.

Nüfusun büyüklüğü; nüfusun yaşlara, cinsiyetlere, bölgelere göre dağılımı; etnik dağılım, okuryazar oranı gibi nüfusun yapısı ile ilgili olan demografik özellikler şirketlerin alacağı kararlar ve uygulayacakları stratejiler üzerinde doğrudan etkiye sahiptir (Bahar, 2011: 60).

Örneğin; nüfusun kalabalık olması; çalışan ve kaliteli yönetici bulma, üretim imkânlarını geliştirme, üretilen malların ve hizmetlerin pazarının genişlemesi anlamına gelir. Aynı şekilde bazı işlerde erkek nüfus, bazılarında ise kadın nüfus ön plana çıkar. Bir başka örnek ise; beden ve ruh sağlığı bozuk bireylerin fazla olduğu toplumlarda verimli iş gücü bulmanın daha zor olmasıdır. Çok uluslu şirketler, pazarı oluşturan insan unsurunun demografik özelliklerini yakından bilebildiği ve değişen tercihlerini iyi izleyebildiği sürece çalışmalarında başarılı olabilmektedir.

Sınırların kaldırılmaya çalışıldığı ve iş gücü, sermaye, girişimcilik gibi üretim faktörlerinin de mal ve hizmetler gibi serbestçe dolaşabildiği günümüz dünyasında, demografik unsurlardaki değişimin oluşturacağı fırsatlar ve tehditler işletmelerin gelecekteki konumlarını etkileyecektir (Ülgen ve Mirze, 2010: 88-89).

3.Çok Uluslu Şirketler Sosyolojisi

        Çok uluslu şirketler faaliyetlerinde sermaye transferleri; ülkelerde dikkat edilecek yönetim ve yöntem farklılıkları, kullanılacak ulaştırma ve haberleşme ağları ile diğer teknolojik ihtiyaçların tespiti; yerel kültürü anlayabilme ve adapte olabilme; ön yargı, yabancı fobisi, diller ve lehçeler, öğrenme zorlukları, bilgi paylaşımında yaşanan sorunlar, yerel ihtiyaç analizlerinde yaşanan sorunlar, takım çalışmasının yok olması, yetersiz proje ekipleri, çalışma izni, mülkiyet hakkı, karar mekanizmalarının yavaşlaması, yerel finansal, hukuki ve politik sorunlar, kültür şoku, kararsızlıklar ve belirsizlikler; yerel sosyolojik, psikolojik, politik ve hukuki korkular; oryantasyonda yetersizlikler, değişen toplumsal beklentiler, tüketim alışkanlıkları, kaynakların en iyi şekilde kullanımı, artan işsizlik, toplumsal huzur, siyasi istikrar, hukuk düzeni, toplumsal olaylar, okuma-yazma eğitim seviyesi, kültürel özellikler ve farklılıklar ile bunların yarattığı sorunlar ve sonrasında ortaya çıkabilecek toplumsal krizler, kültür değişmeleri, az gelişmişlik, kültürel sosyal dini engeller, karizmatik liderin seçimi ve toplumun ona bakış açısı gibi sorunlarla ve değişkenliklerle çok uluslu şirketler sosyolojisi ilgilenir.

4.McDonaldlaşma ve Netflix

        Küreselleşme kavramının vücut bulmuş hali McDonald’s lokantalarının yerel bir Amerikan firması olmaktan çıkıp tüm dünyaya yayıldığı ve Amerikan beslenme kültürünün tüm dünyada egemen olduğu durumu küreselleşme açısından oldukça önemlidir.

Ritzer, McDonald’s zincirlerinin işleyiş ve yayılma biçiminden yola çıkarak modern toplumların yapısını ele almaktadır. Ritzer bu küresel fenomen için şöyle der: “McDonald’s çağdaş toplumun en tesirli gelişmelerinden birine temel teşkil etmiştir. Yankıları, Birleşik Devletler ve hazır yemek sektöründe başladığı noktanın ötesine uzanmaktadır. Geniş yelpazede birçok girişime, yaşam tarzının kendisine ve dünyanın kayda değer bir bölümüne tesir etmiştir. Bu tesir muhtemelen 21. Yüzyıl’da da sürecektir” (Ritzer, 2017).

90’ların bu önemli küreselleşme mekanizması yemek kültürü ve McDonald’s artık yerini belli başlı dijital platformlara ve bunun şu an hem ülkemizde hem de dünyada büyük         tartışmalara yol açan Netflix’e bırakmıştır. Netflix yapısı gereği tüm dünyada izlenen, izlendiği bölgenin kültürel yapısına göre içerik paylaşabilen bir dizi, film, belgesel izleme platformu. Eğlenceli ve hızlı algoritması sayesinde sadece tüketmeyi vadeden bu platform aynı McDonald’s da olduğu küçük nüans farkları harici birbirine benzeyen genelde benzer konulara değinen içeriklerin oldukça fazla olduğu, bölümü beklemek yerine koca bir sezonu veya diziyi bir gün içerisinde belki 2 saat içinde bitirebildiğiniz bir içerik platformu. Bu tarz platform bize algoritması ile saygı duyduğunu ve bize özel olduğumuzu göstermesi açısından bireyselleşmeyi oldukça fazla destekleyen ve önceleyen platformlardır. Artık günümüzde özellikle de pandemi sürecinde insanların çoğunlukla evde kaldıklarını ve sosyal hayatın sekteye uğradığını düşünürsek bu tarz dijital platformların bize özel içerikler önermesi bizim zaten içinde bulunduğumuz bireyselleşme sevdasını arttıracak ve bu durumu derinleştirecektir.

Rousseau burjuvazinin ortaya çıkışıyla birlikte oluşan özel hayat için “kalpsiz bir dünyanın cenneti” demektedir (Van Zoonen, 2001,671).

Şehirleşme ve modern ilişkilerin teşekkül etmesiyle birlikte giderek daha fazla insan bireysel eğlence ve serbest zaman etkinliklerine yönelmektedir. Domestik eğlence ve bireysel alan hiç olmadığı kadar önemli hale gelmiştir. 21. yüzyılın eğlence anlayışı bu sistem içinde dijital teknolojiler tarafından şekillenmektedir. Ritzer, McDonaldlaşmanın boyutları beş temel adımda ele almaktadır. Aşağıda bu başlıklar Netflix bağlamında ayrıntılı olarak ele alınmaktadır:

Bu temel adımlardan ilki verimlilik ilkesidir. Bu ilkede anlatılmak istenen günümüzde popülerliğini kaybeden 90’larda oldukça popüler olan ulusal televizyon kanallarındaki belli bir düzen ve reklam piyasası bu tarz platformlarda olmadığı için kişi bir içeriğe tıkladığı an o içeriğe sahip olduğunu görüyor ve o içeriği beklemek durumda değil, kaçırmak gibi korkusu yok bu sebepten bu platformlar günümüz dijital dünyası içinde büyük verimlilik sağlıyor. Kısacası bu alanda bir “self servis” durumu göze çarpmaktadır.

McDonaldlaşmış toplumda insanlar kendi başlarına araçları aramak yerine kendileri için hazırlanmış ve önceden kurumsallaşmış araçları kullanır. Verimlilik kendi içinde üç temel boyuta sahiptir; bunlar, sürecin verimlileştirilmesi, ürünün basitleştirilmesi ve müşterinin işin içine katılmasıdır (Göker, 2015, 397).

Küresel izleyicinin beğendiği formüller, oyuncular ve temalar etrafında kurulan anlatılar, her ne kadar kişiselleştirilmiş bir deneyim sunuyor gibi görünse de, belli tercih kalıpları dikkate alınarak hazırlanmış ana başlıklar altında izleyici sınıflandırılmaktadır. İzleyicinin ürüne erişimi, abone olma süreçlerinin kolaylığı düşünüldüğünde oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşir. İzleyici abone olurken istediği genişlikteki bir paketi tercih edebilir. Kullanımı kolay bir sistem olarak ailenin küçük yaştaki bireylerine özel bir “çocuk” oturum sistemi de bulunmaktadır. McDonald’s restoranlarındaki çocuk menüsüne oldukça benzeyen bu sistemde yaş gruplarına uygun içerikler ayrıca kategorilendirilmiştir (Aydın, 2019, s. 1167-1172).

İkinci ilkemiz hesaplanabilirlik ilkesi. Burada aslında bir şeffaflıktan ve izleyen tüketicinin önünü görmesinden duyacağı güven önemlidir. Artık günümüzde tüketiciler için tüketeceği ürün hakkında süre ve içerik açısından bilgi sahibi olmak oldukça önemlidir. Bir tüketici için günümüzde zaman ve bu zaman zarfında üründen alacağı kalite oldukça önemli Netflix bu argümanları sağladığı için bugün ulaştığı konuma gelebilmiş bir platform.

Ritzer’e göre McDonald’s restoranlarında yiyecek menülerinin isimlerinden, restoran sayısının her geçen gün artmasından, az parayla çok fazla yiyecek verildiği vurgusuna kadar hesaplanabilirlikle ilgili olgular öne çıkmaktadır. Netflix ve benzeri dijital platformlar hâlihazırda dijitalleşmenin ve internet teknolojisinin bir ürünü ve sonucu olarak karşımıza çıkar. Süre kıstası bu platforma izleme deneyiminin en belirgin özelliğidir. Dizilerin/filmlerin/belgesellerin sezon ve bölüm sayısı, bölümlerin süresi izleyicilere göre hesaplanmaktadır. Burada izleme “kaç bölüm daha var? Ya da “kaç sezonu var?” “Bölümler ne kadar sürüyor?” vb. kıstaslarla şekillenmektedir (Aydın, 2019, s. 1167-1172).

Bir diğer ilkemiz tüketicinin bizzat kendisine ve kültürüne doğru şirketler tarafından tabiri caizse atak yapılan öngörülebilirlik ilkesi.

Modern insan için standartlaşma öngörülebilirliğin ve tatsız sürprizlerin son bulmasıdır. Bu çerçevede Netflix küresel, kültürel içeriklerini standart haline getirerek izleyicilerinin sürprizlerle karşılaşmamasını garanti altına almıştır. Tarik Ali’nin küresel kültür için ifade ettiği gibi “NewYork’tan Pekin’e, Moskova ve Vladivostok’a kadar her yerde aynı aburcuburu yiyebilir, televizyonlarda aynı zırvaları izleyebilirsiniz ve giderek aynı zırva romanları da okuyabilir hale geliyoruz” (Damrosch, 2010).

Kültürel küreselleşmenin bir tarafı aynılaşmayı ve standardizasyonu, diğer yüzü de küreyerel (glocal-küresel-yerel) ürünlerin ortaya çıkışını doğurmuştur. Kültürel mesafe sorununu aşmak için yerel unsurları (tanıdık olan), yabancı unsurlarla (egzotik olan) bütünleştirme eğilimi bugün Netflix gibi içerik üreticilerinin de temel stratejilerinden birisidir (Damrosch, 2010).

Netflix ve McDonald’s gibi şirketlerin en önemli özelliklerinden biri girdiği kültürün özelliklerini reddetmeden o kültüre uygun öngörülebilir içerikler üretmesidir. Örnek verecek olursak McDonald’s menüsünde domuz eti bulunduran bir firma ancak bugün ülkemizde domuz eti ile ürün ortaya çıkarmıyorlar çünkü bu bizim toplumumuzun çoğunluğunun Müslüman olması ile alakalı bir durum. Netflix üzerinden örnek verecek olursak Netflix son günlerde Türkiye piyasasına girmiş olsa oldukça önemli ve sermaye gerektiren işler ile bu coğrafyaya el atmaya başladı. İlk çıkardığı dizi olan Hakan: Muhafız (The Protector) dizisinde İstanbul’un kültürel zenginliklerinden dizinin konusunda Osmanlı’dan eski Türk topluluklarından oldukça fazla öğe barındıran dizi girdiği toplumun şeklini almasıyla platformun ilgi çekmesinde ve tüketilmesinde oldukça önemli paya sahip ki bu dizi yayınlandıktan kısa bir süre sonra Netflix’in Türkiye’de kullanıcı sayısı 10 milyon seviyelerine dayandı. Bu durum sonrası bu sefer ilk yaşam alanı olarak kabul edilen ve buradaki öğelerin kullanıldığı bir dizi olan Atiye (The Gift) dizisi yayınlandı.

Bu ilkeler üzerinde dururken en yanıltıcı ilke olan denetim ilkesidir. Küreselleşme ile birlikte yazımızın başlarında ulus devletin ve ulus devletin bizim üzerimizde oluşturduğu denetim mekanizmasından bahsetmiştik, sonraları da bu gücün Çok Uluslu Şirketlere geçtiğini artık ulus devletin yavaş yavaş bu güçten bazı otoriter devletler, milletler hariç kaybetmeye başladığını göz önünde bulundurmuştuk. Bu denetim mekanizmasının yok olmasını ya da zayıflamasını beklerken bunun artık ulus devletteki gibi doğrudan değil dolaylı yoldan bu şirketler sayesinde oluştuğunu görmek mümkün.

Ritzer’e göre McDonaldlaşma sürecinde ortaya çıkan aksaklıklar büyük oranda insana bağlıdır. Buradan yola çıkarak sistemin mükemmel işleyişi için “ürünün”, “sürecin” ve “müşterilerin” denetimi gereklidir (Göker, 2015, 399).

Sayısallaşma söz konusu olduğunda denetimin ve işleyişin sağlanmasında “yapay zeka” faktörünün ön plana çıktığı görülür. Yapay zekâ, “insan istihbarat süreçlerinin makineler, özellikle de bilgisayar sistemleri ile simülasyonudur. Bu süreçler arasında öğrenme, mantıksallaştırma ve kendini düzeltme yer alır (Mijwel, 2016).

Netflix örneğinde yapay zekânın ürettiği algoritmalar izleyicinin hareketleri takip etmek ve gelecek hareketlerini yönlendirmek için kullanılır. Bu da bir tür denetim ve kontrol mekanizmasıdır. Sonuç olarak Netflix’in kurduğu sistem izleyicinin bireyselliği üzerinden izleyicinin kendisi üzerinde bir denetim yaratmaktadır.

En son ilkemiz bize kolaylık sağladığını düşündüğümüz şirketlerin aslında bize ne gibi sorunlar çıkarabileceği üzerine bir tartışma sahası olan akılcılığın akıldışı pratikleri ilkesi. Burada bireyselleşme, küreselleşme hatta rasyonelleşme ile birlikte sosyal hayatımıza dogmalardan daha çok bilimsel gerçeklerle, pragmatizm ile idare etmeye ve düşünmeye çalışıyoruz, bunu yapanlarımız daha fazla fakat bunu yaparken hayatımızı daha hızlı daha kolay yapan şeyleri kullanırken veya tüketirken bize verebileceği zararları göz ardı ettiğimiz bir dönemdeyiz.

Ritzer’in bahsettiği akıldışı sonuçlar arasında çevresel felaketler, kıtlık, savaşlar vb. yer almaktadır. McDonald’s restoranları örneğinde ise obezite başta olmak üzere sağlıksız beslenme alışkanlıkların bağlı sağlık problemleri söz konusudur. Akılcılığın en temel problemi insan unsurunu göz ardı etmesidir. İnsanın üretici veya tüketici olarak dikkate alınmadığı sistemler alanı ne olursa olsun olumsuz ve yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Sattığınız ürün yiyecek değil de kültürel ürünler ise, sonuçta ortaya çıkan daha az çeşitlilik içeren (niteliksel anlamda) çabuk tüketilebilen, vakit öldürücü içerikler olacaktır (Bilgin, 2011, s. 366).

Yine çalışmamızın başlarında bahsettiğimiz gibi hayatımıza giren bu şirketler ve ürünler doğayı tehdit edebiliyor, bizi hantallığa ve fiziksel rahatsızlıklara yöneltebiliyor hatta seçmemizi sağladığını demokrasiyi getirdiğini zannederken bizi manipüle edebiliyor. Kısacası her ne kadar bireye rahatlık, kolaylık, özerklik ve seçme özgürlüğü tanıyor gibi görünse de dijital platformlarda söz konusu olan bir tür “içerik tiranlığı” olabiliyor.

Sonuç

Küreselleşme için kısaca söylemek gerekirse bir bütünleşme, birleşme olarak adlandırılabilir. Benim için küreselleşme “aynılaşma” kavramı olarak veya “tek tipleşme” olarak söylemek bence bütünleşme, birleşme kavramlarından daha doğru olacaktır. Belki küreselleşme ve küreselleşen dünya sayesinde insanlar bir kral ya da imparatorun ağzının içine bakmıyor ancak küreselleşen bu dünyada insanlar gerçekten kendi seçimlerini mi yapıyor?

Biz bu çalışmanın birinci bölümünde kısaca küreselleşmenin ne olduğundan, kim olduğundan, ne işe yaradığından bahsettik. Küreselleşme 1700 sonları Fransız İhtilali ile de var olan, Birinci Dünya Savaşı ile birlikte gelişen ancak esas gücüne İkinci Dünya Savaşında ulaşan, kapitalizm ile birlikte yoğrulan bir standartlaşma biçimi aslında. Günümüzde hiç duymadığımız kadar özel uluslararası şirketlerin isimlerini, sahiplerinin belgesellerini, yaşamlarını takip ediyoruz veya takip etmek zorunda kalıyoruz. Bir tweeti ile bütün kripto para piyasalarına yön veren Elon Musk, her bilgisayarı açtığımızda adı aklımıza gelen Bill Gates, alışveriş yaparken onun sitesini de kullandığımız Jeff Bezos ve daha sayamayacağımız artık hayatımıza belki dinden belki devletten daha doğrusu aslında bizi yöneten ve etkisi altına alan diğer daha statik olan şeylerden çok daha fazla etkilerini hayatımızda görebildiğimiz kişiler. Benimde bu başlığın başında bahsettiğim gibi McDonaldlaşma derken Ritzer bir çeşit aynılaşmadan bahsediyor çünkü insanlar artık her alanda aynı şeyleri yapıyor hatta bence olumlu tarafı aynı hukuk kurallarına uyup, uymadıkları taktirde aynı cezaları alabileceğini biliyor. Sonuç olarak küreselleşme söylediğimiz gibi Amazon, Spotify, Apple ve Microsoft gibi Çok uluslu şirketler sayesinde derinleşiyor ve gelişiyor. Bu alanda devletin bizzat kendisi ve din eksenli rejimler artık yerini dijital bir rejime bir tür her alanda aynılaşmaya bırakarak olumlu ve olumsuz yanlarını bir yana bırakırsak yeni bir dünyaya, “Cesur Yeni Dünya” hikayesinin olabileceği bir dünyaya doğru gidildiğini gösteriyor.

Kaynakça

Aktan, C. C. ve Şen, H. (1999). Globalleşme, Ekonomik Kriz ve Türkiye, Türkiye Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler, Serbest Meslek Mensupları ve Yöneticiler Vakfı, Ekonomik Sosyal Araştırmalar Dizisi No: 1, Kasım 1999, s.11.

Aslanoğlu, Rana (1998). Kent, Kimlik, Küreselleşme. Bursa: Asa Yayınevi.

Aydın, O.S. (2020). Yeni İzleme Biçimleri ve Netflix İçerikleri: Ritzer’in McDonaldlaşma Tezi Ekseninde Bir Değerlendirme. Uluslararası Sosyal Araştırmalara Dergisi, 63, ss. 1167-1172.

Bahar, E. (2011). İşletme Yönetimi, İstanbul: Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 2011.

Damrosch, D. (2010). Dünya Edebiyatı Nasıl Okunmalı?. Çev. Devrim Çetinkasap, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

DPT, Küreselleşme, Bölgesel Entegrasyonlar ve Türkiye Değerlendirme Raporu, Yıl 1995, s.213.

Erbay, Y. (1996). Küresel İşletmelerin Yönetimi ve Türk İşletmelerinin Yeni Türk Cumhuriyetlerine Yönelik Faaliyetleri, İçişleri Bakanlığı, Yayın No: Genel: 461-Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü:11, Ankara: Kent Matbaacılık.

Erdoğdu, A. (2006). Çok Uluslu Şirketlerde Bilgi Yönetimi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul.

Göker, G. (2015). İletişim McDonaldlaşması: Sosyal Medya üzerine Bir inceleme. Turkish Studies-İnternational Periodical for the Languges and History of Turkish or Turkic, Vol:10/2 Winter, s. 389-410.

Güneş, H. (2019). Küreselleşme Sürecinde Çok Uluslu Şirketler ve Ulus Devletin Egemenlik Gücünün Dönüşümü. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Haftacı, V. (2013). İşletmecilik Bilgisi, İstanbul: Umuttepe Yayınları.

Hodgetts, R. and Luthans, F. (1997). International Management, Singapur: Mc Graw Hill.

Işık, E.S. (2019). Küreselleşme Sürecinde Çok Uluslu Şirketlerin Ev Sahibi Ülke Açısından Analizi. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Kaymakçı, O. (2013). Küresel Ekonomide Çok Uluslu Şirketler ve Türkiye’deki Yansımaları. CBÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 1, ss. 224-249

Kopuz, S. (2019). Reklamcılıkta Global Stratejiler Netflix Türkiye Örneği. Yalova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Mutlu, A. (2018). Uluslararası Ticaret Sisteminde Yeni Bir Yaklaşım: Çok Uluslu Şirketler Sosyolojisi. Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Özcan, T. E. (2011). Çok Uluslu Şirketlerde Stratejik Planlama, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Ritzer, G. (2017). Toplumun McDonaldlaşması-Çağdaş Toplum Yaşamının Değişen Karakteri Üzerine Bir İnceleme. çev. Akın Emre Pilgir. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Sabuncuoğlu, Z. ve Tokol, T. (2001). İşletme, Bursa: Ezgi Yayınları.

Seyidoğlu, H. (2003). Uluslararası İktisat, Teori, Politika ve Uygulama, İstanbul: Güzem Can Yayınları.

Talas, M. ve Y. Kaya (2007-Güz). “Küreselleşme ve Türkiye’de Kültür Politikaları”, TÜBAR-XXII, s. 60-69.

Ülgen, H. ve Mirze, S. K. (2010). İşletmelerde Stratejik Yönetim, İstanbul: Beta Yayınları.

Üstündağ, H.C. (2017). Küreselleşme Sürecinde Çok Uluslu Şirketlerin Ekonomik Etkinliği ve Türkiye’de Çok Uluslu Şirketlerin Gelişimi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Van Zoonen, Liesbet (2001). Desire and Resistance: Big brother and the recognition of everyday life. Media Culture and Society, vol:23, s. 669-677