Yeni Normal mi, Yeniden Normal mi? | Uğur Karaoğlan

0
914

Çin’in Wuhan kentinde 2019 yılının Aralık ayında ortaya çıkan COVİD-19 salgını küreselleşmenin bir kehaneti olarak hızla dünyaya yayılmış ve küreselleşmenin olumsuz yüzünü insanlığa göstermiştir. COVİD-19 küresel salgını, toplumlarda oluşturduğu bireysel ve sosyal tahribatlarla risk toplumunun farklılaşarak devam ettiğinin bir kanıtı olarak karşımıza çıkar. Ulrich Beck’in dediği gibi, çoğu belirsizlikten kaynaklı 21. yüzyıldaki risklerin bireylerde bazı anksiyete ve şizoid gibi psikolojik travmalar bıraktığı ortadadır. Gerçekten de salgın gerek sosyal gerekse bireysel açıdan baktığımızda insan psikolojisinin güven bunalımıyla desteklenerek bir hal aldığı görülmektedir. Bu koşullar ortamında Türkiye’de de ilk vaka 11 Mart 2020 tarihinde görülmüş ve aradan bir yıllık süre geçmesine karşın halen etkisini oldukça belirgin bir şekilde sürdürmektedir. 1 Haziran öncesi alınan tedbirler doğrultusunda vaka sayılarında bir düşüş görülürken, zikredilen tarihten sonra vakalarda yeniden bir artış söz konusu olmuştur. Bu artışın nedenleri arasında bireylerin ve dolayısıyla toplumun gerek yaz ayının vermiş olduğu rehavet gerekse insanların psikolojik olarak süreçten sıkılmaları gibi etkenler sayılabilir. Dolayısıyla yaz ayı itibariyle artan vaka sayıları bir takım tedbirlerin alınmasına ve son aylara baktığımızda bazı kısıtlamaların yeniden getirilmesine neden olmuştur. Kararlaştırılan tedbirlerin vatandaş ve toplum tarafından bazen yanlış anlaşıldığı veya pek dikkate alınmadığı görülmektedir. Başlıkta da ifade ettiğim gibi tedbirlere uyun çağrısı vatandaşça çoğu kez “yeni normal mi, yeniden normal mi?” ikilemini beraberinde getirmiştir. Vatandaşın ise çoğu kez süreci “yeniden normal” olarak algıladığı ne yazık ki anlaşılmaktadır. Oysa hatırlatılmalıdır ki alınan tedbirler ve verilen kararlar bir “kontrollü sosyal hayat”ın örneğidir. “Yeni normal” diye nitelendirilen bu süreç, tıpkı sürecin başladığı ilk zamanlardaki gibi üç temel kuralı isteyen (maske, mesafe ve temizlik) ve onlara uyulmasını şart koşan tedbir gerektiren bir durumdur. Halen risk devam etmektedir ve toplumun bunun bilincinde olarak davranması gerekir. Bu süreçte elbette vatandaşa destek olacak bazı sosyal sorumluluk ve yardımlaşma projelerinin yanı sıra sürecin sorunlarıyla bizatihi ilgilenen bilim insanlarına da ihtiyaç vardır. Bunların başında sosyologlar ve psikologlar gelmektedir. Günümüzde etkilerini konuştuğumuz salgın, kişilerde psikolojik çöküntüye sebebiyet vererek, kişileri ruhsal bunalımla karşı karşıya bırakmış; dolayısıyla insanların bu süreçte yaşamış oldukları psikolojik baskıyı üzerlerinden atmaları hiç de kolay olmadığı gözlemlenmiştir. Çünkü bu hal toplumda öyle bir duruma sebebiyet verdi ki; çoğu insan artık selamlaşmalar/tokalaşmalar yaparken çekinerek gerçekleştirecek; artık otobüste veya bankta bir başkasıyla karşılaşılırken imtina ile aynı ortamda bulunacaktır. Yanımızda birileri aksırırken/hapşırırken korku yaşayarak yanlarından uzaklaşma hissine kapılacağız. Tabiri caizse “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” deyiminin somutlaştığını çevremizde bizatihi gözlemleyebileceğiz. Bu süreçten olabildiğince zararsız kurtulabilmenin yegâne yolu ise, gerek süreç içi gerekse süreç sonrası, toplumun diri kalmasında ve toplumsal kimliğin koruması adına sorunlarına çözüm sağlayacak sosyologlara; sürecin yaratmış olduğu kişisel bunalımlardan, nevrasteniden ve anksiyeteden kurtulmak için ise psikologlara gerekli imkânların ve sorumlulukların verilmesinden geçmektedir. Unutmayalım sosyoloji, sosyal hastalıkları merkeze alan bir bilim; sosyologlar ise o hastalıklara reçete sunan bilim insanlarıdır. Yaşanılan bu sürecin sosyal hastalığı sadece kendi hekiminin tedavisiyle iyileşme gösterir. Elbette sosyologlara her alanda ihtiyaç vardır ve toplumdaki sorunları çözebilecek yetiye sahip kişiler de yine onlardır. Bir problem, ancak ve ancak ehline bırakıldığı takdirde çözüme ulaşır. Dolayısıyla toplum da sorunlarının çözümü için kendi ehline yani sosyologlara bırakılmalıdır.