Bilinmezlikten Korkuya Ölüm | Babür Karbey Vina

0
460

Sadık Hidayet’in Dua öyküsünde, yaşamını kaybetmiş bir kadının ruhlar âlemindeki şahitlikleri anlatılır. Zerbanû defnedildikten sonra ruhu mezarında uyanır ve etrafını izlemeye başlar. Dünyadaki eylemlerinin karşılıklarını görmeyi bekler fakat karşılaştığı manzara, yaşarken ölüme dair işittiği her şeyin anlamsız olduğunu gösterir. Ruhlar yeryüzünde, yalnızca kendi cinslerine görünerek amaçsızca gezinmektedir. İstekleri ve ihtirasları hâlâ yaşayanların dünyasına bağlıdır. Yaşamları bitmiş olsa bile, yaşayanların dünyasıyla olan bağları hiç kopmamıştır ve bu dünyadaki çaresiz varlıkları sonsuza dek sürer.

Bu öyküde rastladığımız düşünce, aslında bize pek uzak değil. Çok az insan, ölümün mutlak bir yok oluş olduğuna ve insan varlığının ölümle sona erdiğine inanır. Fakat bazı inanışlarda, ölüm ile yaşam fazlasıyla iç içe geçmiştir; insanlar, öldükten sonra varlıklarını yaşayanlarla aynı fiziksel boyutta, fakat onların göremediği bir formda sürdürürler. Ölüm, bir son olmaktan ziyade bedenden kurtulmayı ve yaşayanların sahip olmadığı kabiliyetlere sahip olmayı ifade eder.

İnsan Varlığını Sürdüren Ruhlar

D Felton, doktora çalışması olan Eski Yunan ve Roma’da Tekinsizlik – Antik Edebiyatta Hayalet Öyküleri kitabında, Antik Yunan inanışlarında ölüler ile fanilerin aynı fiziksel dünyada yaşadığından bahseder. Kitaba göre; bu iki sınıf arasında belirgin bir fark mevcut değildir. İnsanlar, yaşamları sona erdikten sonra varlıklarını yaşadıkları kentlerde, ailelerinin ve akrabalarının yanında sürdürürler. Üstelik bu durum, basit bir halk inancından ibaret değildir ve bunlar hukuk nezdinde de ciddiye alınır. Örneğin, ölen birinin çocukları arasında bir miras anlaşmazlığı varsa, mahkeme bir medyum aracılığıyla merhuma danışır ve onun ifadesi nihai karar verilirken dikkate alınır.

Şüphesiz ki, ölüler ile yaşayanların iç içe olduğu bir dünyaya yalnızca Antik Yunan inanışlarında rastlamıyoruz. Lucien Levy-Bruhl İlkel Toplumlarda Mistik Deneyim ve Simgeler kitabında Polinezya yerlilerinin inançlarına büyük bir yer verir. Bu inanışlara göre, ruhlar insanlarla gündelik meselelerde taraf olacak kadar iç içedir. Aileler arasındaki ihtilaflarda dâhi taraf olabilirler. Ayrıca, ölülerin kendi aralarında da dünyadakine benzer bir toplum oluşturduklarına ve bireylerin toplum içindeki yerinin de aynı olduğuna inanılır. Örnek olarak, ölmeden önce polis olan biri bu mesleği öldükten sonra da sürdürür; suç işleyen ruhları yakalayıp adalete teslim etmekle ve ruhlardan vergi toplamakla görevlidir. Eğer bir hayaletin suç işlediğine inanılırsa, polisin ruhu çağrılır ve suçlu ihbar edilir. Kişilerin yaşarken sahip olduğu statüler, yaşam sona erdikten sonra da devam eder.

Tüm bunlarla birlikte, ruhlar ile faniler arasında bir benzerlik olmasına rağmen, eşitlik söz konusu değildir. Bedensel sınırlarından kurtulmuş olan ruhlar, yaşayanlardan daha kudretlidir ve onlara zarar verme eğilimindedir.

Bruhl, kitabında Polinezyalıların ölen akrabalarının kafataslarını evlerinde muhafaza ettiklerini ve bu kafatasının müteveffanın varlığını temsil ettiğini aktarır. Kafatası, salonun baş köşesinde durur ve ev ahalisini izler. Vefat etmiş babasına kızgın olan bir adam, bu kızgınlığını baltayı kafatasının üzerindeki duvara geçirerek çıkarabilir. Fakat hiç kimse, ruhu temsil eden bu nesneye zarar verecek cüreti kendinde bulamaz.

Bir Korku Kaynağı Olarak Ölüm

Kanakların (Yeni Kaledonya Yerlileri) geleneksel inancına göre; ölüler hayvan formlarına bürünüp insanlara görünebilirler. İnsanlar, ölülerin sirayet ettiği hayvanlara iyi davranmak zorundadır. Bruhl; bizzat bir Kanak tarafından anlatılan olayı aktarır: Adam balık avlarken bir köpekbalığının sıçradığını ve dişlerini kanosuna geçirdiğini görür. Balıkçı, eline bir balta alır ve köpekbalığını öldürmeye niyetlenir. Fakat onun insan gibi baktığını fark eder. Onu öldürmek yerine özgür kalmasını sağlar ve böylece hayaletin gazabına uğramaktan kurtulur.

Ölümün insanı kötücül ve tehlikeli bir varlığa sürdürdüğüne dair bu inanış yalnızca Kanaklara özgü değildir.

Gök Tanrı dinine mensup Türkler, öldürdükleri düşmanların mezarlarına balbal dikip onları onurlandırırlardı. Aksi takdirde düşman ruhların kendilerine musallat olacağına inanırlardı. Sigmund Freud’un Totem ve Tabu kitabında aktardığına göre, Kuzey Amerika’daki Natchez Kızılderililerinde de benzer bir durum söz konusuydu. Natchezler, bir düşmanın kafa derisini ele geçirdiklerinde altı ay boyunca kendilerini et yemekten ve cinsel birliktelikten mahrum bırakır, bir nevi yas sürecine girerlerdi. Ölümden sonraki kötücül dönüşüme duyulan inancın tezahürlerini bugün popüler korku sinemasında dâhi görmek mümkündür.

Bilinmezlikten Korkuya

Ölüm, insan için her zaman büyük bir gizem kaynağı olmuştur. İnsan, pek tabi her canlı gibi hayatını sürdürür fakat ölümün farkında olarak, diğer canlılara göre ayrıcalıklı bir yerdedir. Bu ayrıcalık ise insanı şahitlik ettiği, farkında olduğu ve bir gün kendi başına da geleceğinin bilincinde olduğu ölüm üzerine düşünmeye, çözümler üretmeye ve ölümden sonrasını kurgulamaya itmiştir.

Nihayetinde, gerek ilkel inanışlarda ve pagan dinlerinde, gerekse semavi dinlerde ölüm yaşamın bir uzantısıdır. Yok oluştan ziyade, döngünün bir parçasıdır. Cenaze merasimleri, birçok toplumda ergenliğe geçiş törenleri gibi, varlığın farklı bir formuna geçişi temsil eder. Ve insan, öldükten sonra sahip olacağı konumu yaşarken belirler. Ruh inancı da ölümün yaşamın uzantısı ve farklı bir biçimde devamı olarak kurgulanmasının sonucudur.

Ölüm, bir belirsizlik olmakla birlikte aynı zamanda korku ve acı kaynağıdır. Varlığın bir şekilde devam ettiği düşünülse bile ölüm, doğası gereği korkutucudur. Öyle görünüyor ki, ölümün korkunç ve ızdırap verici yapısı, insanların yaşamlarını yitirdikten sonra bazı mitolojik anlatılarda kötü ve kuvvetli varlıklar olarak kurgulanmalarına sebep olmuştur.

Kaynaklar:

Lucien Levy-Bruhl, İlkel Toplumlarda Mistik Deneyim ve Simgeler, Doğu-Batı Yayınları, Çeviren: Oğuz Adanır

Sigmund Freud, Totem ve Tabu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çeviren: Zehra Aksu Yılmazer

D Felton, Eski Yunan ve Roma’da Tekinsizlik Antik Edebiyatta Hayalet Öyküleri, Arkeoloji ve Sanat Yayınları  

Önceki İçerikYangın Sosyolojisine Giriş | Halil Ecer
Sonraki İçerikTürkiye’deki İntiharlara Dair Bir İnceleme | Nursena İspir
Avatar
Toplum ve Ütopya, ereği sosyal bilimler alanında düşünce ve bilgi üretmek olan kolektif çalışma esaslı bir sosyal bilimler web sitesidir. Sosyal bilimlerin her alanından kuramsal ve ampirik çalışmalara sayfaları açıktır. Epistemolojik ve metodolojik anlamda belirli yaklaşımlarla örülü sınırlamaları yoktur. Sosyal bilimlerin içerisindeki yöntemsel farklılıkları içerisinde barındırır. Sorgulayan, araştıran ve üreten sosyal bilim insanlarının ürettiği nitelikli içerikleri toplumun her kesiminin zihni faydasına sunma kaygısı ve sorumluluğu taşımaktayız. Sosyal bilimler alanına ufak da olsa katkı sağlamak en temel hedeflerimizdendir. Aynı kaygı ve sorumlulukları taşıyan sosyal bilimlerin çeşitli disiplinlerindeki araştırmacılarla ortak bir platformda buluşarak bilgi ve tecrübelerin geniş kitlelere aktarılması için fikri üretimde bulunmaktan onur duyarız. Yazı göndermek ve bilgi almak için e-posta adreslerimiz: iletisim@toplumveutopya.com