“Avrasya ve Avrasyacılık” Kitap İncelemesi | Deniz Yüce

0
1055

Giriş

Prof. Dr. Ömer Göksel İşyar’ın “Avrasya ve Avrasyacılık” adlı kitabı DORA Yayınlarından 2010 yılında ilk baskısını yapmıştır. Ömer Göksel İşyar, lisans eğitimini Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde tamamlamış, yine aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktorasını tamamlamıştır. Halen Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde çalışmaktadır.

Yayımlanan diğer yapıtları: Bölgesel ve Global Güvenlik Çıkarları Bağlamında Sovyet-Rus Dış Politikaları ve Karabağ Sorunu (2004), Karşılaştırmalı Dış Politikalar  (2009), Türk Dış Politikası-Sorunlar ve Süreçler (2017)

Bu kitabı seçmemin sebebi, konunun daha geniş ve bilimsel çerçevede farklı açılardan değerlendirilmesi olmuştur. Ayrıca yazar kitap ebatını şişirmek için aynı şeyleri tekrarlamamıştır. Daha önce yine bir kitap özeti hazırlarken Barış Adıbelli’nin Avrasya Jeopolitiğinde Büyük Oyun kitabını okumuştum. Bir sayfada yazdığı paragrafı, hemen sonraki sayfada bu sefer dipnot vererek tekrar yazmıştı ve bu kitapta birden fazla olarak yapılmıştı. Bu kitap; olayları kısır bir döngüye sokup okuyucuyu sıkmamaktadır.

Kitabın içeriğiyle ilgili konuları bir özet şeklinde aktarmaya çalışacağım…

Kitap 10 bölümden oluşuyor. Diğer kitap özeti çalışmam Dugin’in kitabı olduğu için, bu kitabı özetlerken Rusya ile ilgili diğer kitapla çakışan bölümlere yer vermeyeceğim. Bu yüzden bölüm bölüm olarak değil, genel bir özet çıkarmaya çalışacağım, bunu yaparken de Türklük ve Türkiye üzerinden gideceğim. Başlangıçta, Avrasya’da Türklük ve Rusluk arasındaki etkileşim ve döngülere yer veriliyor. Bu döngü açıklanırken İbn-i Haldun’a atıfta bulunuluyor. Mukaddime adlı eserinde belirttiği kadarıyla, Avrasya tarihinde sürekli olarak bir “göçer-yerleşik çatışması” ya da diyalektiği yaşanmış ve bu durum da çok uzun süre devam etmiştir. Avrasya jeopolitiğinde, Avrupa’daki karşılığına da çok yakın bir şekilde, süreç şöyle başlamıştır:

  •  Öncelikle, Mezopotamya (Fırat ve Dicle nehirleri arası) ve Ege’de bataklık balçığının işlenmesi
  •  Ardından, buralarda ekim yapılmaya başlanması
  •  Artan ürünlerin (üretim fazlasının) belli yerlerde depolanması
  •  Bunların koruma altına alınması
  •  Bu bağlamda, dört sınıfa bölünmüş bir sosyal yapının ortaya çıkması: çiftçi, işçi ve köylülerden müteşekkil üretici sınıf; egemen durumdaki ürün sahibi sınıf; koruyucu polis ve asker sınıfı; toplumun dinsel söylemini sembolize eden ruhban sınıfı.

Uygarlık olarak kabul edilen sınıflı toplum bu şekilde belirginleşmeye başlamıştır. Devlet yapısı, ilk olarak, Babil’de Hammurabi Yasaları (M.Ö. 2000) çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Babil Krallığı, Hammurabi döneminde giderek kurumlaşmıştır. Devletin belirginleşmesi sonrasında ise tarımsal üretim sistemi giderek gelişmiş, ürün artışı olmuş, bu sayede ise toplum büyümüş ve nüfus artmıştır. Devlet güçlendikçe Mezopotamya uygarlığı da, Ön Asya (Güneybatı Asya; yani Anadolu ve Akdeniz) ve İran’a doğru açılım göstermiştir. Sözü edilen uygarlık doğuya açılırken, tam da o esnada, Turan (Türkistan)’dan gelen göçebe akınları ile yüz yüze gelmiştir. Bu karşılaşmada, Mezopotamya uygarlığı tez, Türk göçleri ise bunun antitezidir; bunların kaynaşmasından da bir çeşit ‘sentez uygarlık’ ortaya çıkmıştır. Göçerler, Mezopotamya uygarlığının kendi değerleriyle kaynaşmasını da sağlamışlardır. İbn-i Haldun, Friedrich Engels ve Fernand Braudel’in savundukları gibi, Avrasya’da bu karşılaşma ve kaynaşmalara benzeyen tipte birçok yeni sentezler oluşmuştur. Orta Asya’da Seyhun (Sir Derya) ve Ceyhun (Amu Derya) nehirleri arasında (Mavera-ün-Nehir) ilk uygarlıklar ortaya çıkmıştır.

Braudel’e göre, göçebe akınları bir uygarlığı tehdit edip de onu dize getirdiğinde, uygar olan, her seferinde yeniden yapılanmak zorunda kalmış; bu arada, göçebe kültürün bazı yapısal unsurlarını da alarak yeni bir görüntü sergilemiştir. Ancak, göçebe imparatorluğun yenilmesi halinde ise, bu kültür genelde, gerileme devrine girerek küçük parçalara bölünmüş ve hatta daha sonradan bu küçük parçalar da zayıflamaya yüz tutmuşlardır.

İbn-i Haldun’a göre; her büyük imparatorluk, gerileme devrinden önce küçük parçalara bölünür, daha sonra ise bu parçalar da zayıflar; ancak, bir süre sonra, her şey bitiyor derken, bir yerlerden aniden türeyen yeni bir komünal çekirdek(cevher) ortaya çıkarak bu parçalanmış Turani kavimleri yeniden etrafında bir araya toplar.

Türk-Rus etkileşimine baktığımızda ise; Selçuklu-Kiev Rusyası etkileşimi gerçekleşmiş ancak iki devlet de Cengiz Han İmparatorluğu’nun istila girişimi karşısında dayanamamış, Rus toprakları 1237-40 yılları arasında Cengiz’in torunu Batuhan tarafından istila edilmiştir. Selçuklular ise, 1243 yılında Kösedağ yakınlarında yenilmiştir. Devletlerinin tarihlerinde bu iki millet, ilk ve belki de son kez siyasi bağımsızlıklarını aynı anda kaybetmişlerdir. Ardından, Selçuklu’nun bir parçası olan Osmanlı Beyliği ve Kiev, Kiev Rusyası’nın halefi olarak da Moskova Knezliği ortaya çıkmıştır.

Osmanlı genişlemesini Rusların Batı’daki Slav ve Ortodoks akrabalarına karşı gerçekleştirmiş; Rusya ise, esas vuruşlarını Osmanlı Türklerinin akrabası olan Türk ve Müslüman kavimlere doğru gerçekleştirmiştir. İkisi de, çok halklı devletlerdi ve dolayısıyla tarihte bu iki ülkenin birbirlerinin içişlerine karışmalarının ve çatışmalarının en önemli sebepleri temellenmiş oluyordu. 17. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar yaklaşık 250 yıl içinde 11 savaş olmuştur.

Çatışma sebeplerinden birisi de Osmanlı’nın İslam dünyasının baş koruyucusu olması, Rusya’nın da dünya Ortodoksluğunun koruyucusu olması ve “Üçüncü Roma” idealini gerçekleştirmek istemesidir. Bundan dolayı iki devlet de birbirlerinin içişlerine sürekli müdahil olmak istemişlerdir. Osmanlı “Cihad-ı Ekber” ilan etmekten öte gidemezken, Rusya bu konuda daha başarılı olmuştur. Rusya’da milliyetçilik Batı’ya karşı gelişmeye başlarken, Türk milliyetçiliği ise Rus Slavizmine karşı gelişmeye başlamıştır. İki ülke de meşrutiyete birlikte geçmiştir diyebiliriz. Rusya 1905, Osmanlı 1908.

Osmanlı 1919-23 yılları arasında yıkılırken, Rusya da 1917-22 arasında yıkılmıştır. Atatürk ve Lenin, sonraki süreçte güçlü devlet modeli uygulamışlardır. Atatürk Batı medeniyetinin normlarını ve değerlerini benimserken, Lenin Batıya alternatif bir Bolşevik dünya görüşü oluşturmaya çalışmıştır. Stalin’in tek taraflı olarak Moskova Anlaşmasını feshetmesi ve Türkiye’den toprak talebi, Türkiye’yi Batı Blok’una dahil olmaya zorlamıştır. Soğuk savaş sonrası ilişkiler de gerginliğini korumuştur. Bunun sebeplerinden biri Türkiye’nin Orta Asya’daki Türk devletleri ile ilişki kurup “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” vurgusu yapmasıdır. Yine ek olarak; Karabağ’ın işgaline Türkiye’nin müdahale etmesine Rusya’nın “üçüncü dünya savaşı” çıkar tehdididir.  

Türkiye’nin konuya bakışını incelersek ilk başta şunu görürüz: Türkiye hassas bir konumda olduğu için öncelikli hedefi mevcut statükoyu korumak olmuştur. Bu yüzden ilk etapta dış Türklerle pek ilgilenmemiştir. Türkçülük ilkesinin güdülmeye başlanması Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra gündeme gelmeye başlamıştır. Türkiye’nin Avrasya’ya bakışı ise; dört tipte olmuştur. İlki Turanist/PanTürkist, ikincisi; Yeni Dünya Düzeni bağlamında pragmatist, üçüncüsü; Yeni Dünya Düzeni fikrine eleştirel duran ve sonuncusu ise; tüm büyük güç odaklarına karşı izolasyonist Türk Tezi yaklaşımı.

Türk milliyetçiliğinin gelişiminden daha önce kısmen bahsetmiştik. Rus Slavizmine karşı gelişmeye başlamıştı. Bu bahsettiğimiz romantik olan PanTürkist/etnik bir milliyetçiliktir. Yusuf Akçura “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı eserinde ifade eder. Azeri Türkçü Hüseyinzade Ali, ideolojik olarak bir “Pan” hareketine bile gerek olmadığını söyler. Ona göre Türkçülük “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” olarak tarif eder. Bu Ziya Gökalp’e de esin kaynağı olmuştur. Bu yorum Türklüğün zaten kapsayıcı bir bütün olduğudur. Bu hareket ise; Türkiye ve Azerbaycan ile eş zamanlı olarak gelişim göstermişlerdir. Dil birliği ve ortak tarihi köken fikirleri Osmanlı Türkçülüğü’nün kısa zamanda gelişmesine yol açtı. Bu fiilen İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesi yani Jön Türkler vasıtasıyla oldu. O dönem hâkim görüş Osmanlıcılık idi. İkinci meşrutiyet döneminde ise; Türkçülüğün ilmi ve kültürel bir araştırma anlamı olduğu görüldü. Balkanlarda alınan yenilgiler ve toprak kayıpları devletin küçülmesine ve nüfus yapısının değişmesine paralel olarak Türkçülüğü ciddi bir alternatif haline getirdi. Enver Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki PanTürkist macerası Sarıkamış yenilgisi ve daha sonra gerçekleşecek Brest Litovsk ve Mondros Mütarekesi ile sonlanmıştır.

Cumhuriyetin ilanı ile birlikte Türkiye-Sovyetler Birliği işbirliği sonucunda Türkiye birtakım değişikliklere gitti. Ayrıca ulus-devletin inşası amacıyla kendini Türk hissetmenin Türk olmak için yeterli olduğu şeklinde kapsayıcı bir Türklük anlayışı geliştirildi. Bunun neticesinde, Türkiye’de faaliyet gösteren Zeki Velidi Togan gibi Türkçülerin ülkeyi terk etmesi istendi. Türk Ocakları’nın hedef kitlesi “Tüm Türkler” yerine “Türkiye Cumhuriyeti Türkleri” olarak değiştirildi. Ardından da Halkevlerine dönüştürülecek CHP’ye entegre edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı döneminde ise daha keskin ve daha açıktan savunulan bir Türkçülük ortaya çıkacaktı. Bu grubun başını Nihal Atsız çekiyordu, ideologları ise Zeki Velidi Togan’dı. Bu dönemde yükselen faşizmin etkisiyle de Türkçülük algısı (Türk Birliği tezi) aşırı sağa kaymıştı. Anti-komünist ve anti-sosyalist bir tavır almıştı, bununla birlikte cumhuriyetin resmi söylemlerine karşı bir durumda konumlanmıştı. Bu grubun Türkçülük anlayışında İslam’ı da geri plana itilerek inanç bazında da Orta Asya’daki eski Türk inanışına yönelim söz konusuydu.

Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından ise; Türkiye kendi modelini, bağımsızlıklarını yeni kazanan Türk devletlerine model olarak sunma gayreti içine girdi. Türkiye’nin Batı’ya yakın olması ise, Orta Asya’daki Türk devletlerinin ilgisini çekmekteydi. Ancak Türkiye’nin “Adriyatik’ten Çin Seddine Türk Dünyası” söylemi Rusya ve Çin’i tedirgin etmişti. Türkiye bölge ülkelerine ağabeylik yapmak istemiştir. Ancak Türkiye’nin bunu yapacak ekonomik gücü yoktu ve ek olarak Türkiye bu ülkeler hakkında bilgi sahibi değildi. Batı ise; Türkiye’nin bu girişimini emperyalist tutum olarak değerlendirmiş ve başta verdiği desteği geri çekmişti. Dolayısıyla Türkiye bu konuda başarısız olmuştur.

Pragmatik Avrasya yönelimine baktığınızda ise; Türkiye Batı ile ilişkiye girerken Avrasya seçeneği ya bir nev’i koz olarak görülmüş, ya da bir alternatif olarak yedekte tutulmuştur. Dolayısıyla köktenci ve Avrupa’da olduğu gibi kolayca geri dönüşü olmayan, süreklilik arz eden bir yönelim olmamıştır. Buradaki amaç, devletin gücü ve potansiyeli oranında menfaatleri en üst düzeye çıkarma, mevcut statükoyu kabul etme ve bu hiyerarşide mümkün olduğunca yukarılarda yer edinme olarak söylenebilir. Bu yeni yönelim, yeni dünya düzeni taraftarıdır.

Eleştirel Avrasya yönelimine baktığımızda ise; bu görüş Avrasyacı yönelişin kültürel boyutu, Batı dışı bir modernite kavramına dayanmaktadır. Doğu ve Batı uygarlıkları birbirinden farklıdır. Yani Batılılaşma, modernleşmenin tek ve evrensel biçimi değildir. Türkiye’deki ulusal soldan aydınlar bu bağlamda Rusya ile yakınlaşmanın gerektiğini savunurlar. Bölgenin iki lokomotifinin Türkiye ve Rusya olduğunu varsayarlar. Bu iki ülkenin birlikte hareket etmek için ellerinden geleni yapmalarının gerekliliği üzerinde dururlar. Rus Avrasyacılığının bolca vurguladığı Müslüman-Ortodoks birlikteliğinin örneğidirler. Bu kesime göre ABD bölgeyi bölüp parçalamak istemektedir. Örneği; BOP’tur. Bölgede ABD’ye direnebilecek İran, Rusya ve Türkiye vardır. Emperyalistler ise; en azından bu ülkelerin ulus devletlerini zayıflatmak istemektedir.

Sonuç

     Genel olarak kitabı incelediğimizde bu alanda yazılmış, piyasadaki en iyi çalışmalardan biri olarak değerlendirebiliriz. Konuyu yüzeysel bir şekilde değil de, başlangıçtan itibaren tarihsel süreci anlatarak kavramların oluşmasını ve ortaya çıkışlarını incelemiştir. Bununla birlikte dünya siyasetine yön veren ülkelerin bölgeyle ilgili yaklaşımları, planları ve bu bağlamda gelişen olayları gözler önüne sermiştir. Bunun yanında Avrasyacılık düşüncesinin felsefi temellerini açıklamış ve bunun oluşmasına katkısı olan kişiler hakkında da açıklayıcı bilgiler vermiştir. Tüm bunlar yapılırken de okuyucuya zengin bir kaynakça sunulmuş. Bu durum, bölüm öğrencileri ve alana ilgi duyanlar açısından önemlidir.

Kitabın bence ayrıca önemli yanı, Türklük, Türkçülük ve Türkiye açısından da konuyu etraflıca değerlendirmesi… Genel olarak bu konuyla ilgili kitaplara baktığınızda önemli ölçüde üzerinde durulan konu Rus Avrasyacılığı olmuştur. Ya da yayınlanan kitaplar ülkeler özelinde Avrasyacılık tartışması yürütmüştür. Ancak bu eserde bu tartışmaları daha derli toplu ve kısmen de karılaştırmalı olarak bulabilirsiniz.

Son olarak, kitabın yazarının bir akademisyen olması, eserin daha değerli olmasını sağlamıştır. Yazarın duygusallıktan uzak olarak konuyu irdelemesi, yazılanların bilimselliği açısından önemli bir artı olmuştur.