Ekonominin Kültür-Kimlik İlişkiselliği Üzerine Bir İnceleme | Halil Ecer

0
1416

İnsanlar içerisinde yaşadığı doğal ortamların tüm cereyanlarından etkilenmektedir. Bu cereyanlar bireyin zihnini, algılayış ve eylem tarzını belirlerken aynı zamanda bireyin kendinden menkul değerinden de etkilenmektedir. Bireyin kendini bir kimlik formuna büründürdüğü ve büründüğü kimliğin oluşma zeminini oluşturması cereyanların ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Cereyandan kasıt bireyin içerisinde var olduğu ve aynı zamanda var ettiği durumun karşılıklı etkileşimidir. İnsanın yaşamaya başladığı andan itibaren ömrünün sonuna kadar cereyanlarla karşılaşması insanın sürekli dönüşümünün de bir göstergesi olmaktadır. Bu cereyan hali bazen bireyden bağımsız bazen de bireyin aktif rolünün tezahürüdür. En nihayetinde insan canlı bir organizmadır, işte bu canlı olma hali bir cereyana maruz kalma veya bir cereyan üretme imkanı tanımaktadır. Bireyin çevresi ile ve aynı zamanda kendi iç dünyasıyla başlattığı temas durumu kimliği ve kültüründen bağımsız olamaz aynı zamanda kimlik ve kültürde bireyden bağımsız olamaz.  Bu karşılıklılık esasına fazlaca vurgu yapmamın sebebi birbirinden ayrılamayan birey-kimlik-kültür üçlüsüne ekonomiyi dahil etme isteğimdir. Yani evet bu üçlünün kendi içerisinde bir etkileşim durumu mevcuttur fakat aynı zamanda bu üçlüyü belirleyen ve aynı zamanda bunlar tarafından belirlenebilir olan başka hususlarda mevcuttur. Örneğin din, kimlik ve kültür hususunda müthiş önemli bir noktada durmaktadır hakeza tarih, mekân gibi unsurlar da karşımıza çıkmaktadır. Ve etkileşimi arttıran kimi zaman belirleyen kimi zaman belirlenen konumunda olan başka başka faktörler de vardır fakat bu metin ekonominin kültür ve kimlik ile olan ilişkiselliğine odaklanmaktadır. Kimlik ve kültür ilişkisini bu metinde indirgemeci olarak ele alacağım. Kimlik ve kültür arasındaki ilişkinin yoğunluğu beni böyle bir yola sevk etti. Bu yolda, kimlik ve kültürü aynı skalada ele alıp ekonomi ile ilişkisi üzerine yoğunlaşmaktayım.  

            Sosyal bilimler alanında oldukça kendine önem biçmiş Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu ile başlamak yerinde bir karar olacak sanırım. Fakat bu eserin tartışmasını aksi istikamet çizerek yapmak istiyorum. En özet hali ile Weber’in de (1999) değindiği ve üzerine çokça da yazıldığı şekliyle, Püritenlerin dini ve kültürel yapısının sermaye birikimine neden olması ve bununla birlikte kapitalizmin kendine daha kolay alan yaratmasına dayanan çok yönlü bir eser olarak karşımızdadır. Tam bu hususta ekonominin din ve kültür etrafında oluşan bir kimliğin sürdürülmesine yaptığı katkıyı görmek gerekmektedir. Kapitalizmin ruhunun dayandığı sermaye birikiminin inanç formuyla karşımıza çıkması aynı zamanda bu formun kapitalizm tarafından sürdürülmesi anlamını da içinde taşımaktadır. Püritenlerde sermaye birikiminin ve zenginliğin öte dünya için cennet mesajını barındırması fitili ateşleyen olgu olsa da sermaye birikiminin kendini yeniden üretmesi için birikimin devamlılığını sağlaması aynı zamanda Püritenlerin bu inancını da yeniden üretmektedir. En nihayetinde maddi kaynakların gelişimi kültürel değişimleri etkilemektedir. Bu değişimin ortaya çıkmasının esası da maddi ve maddi olmayan tüm değerlerin yaşadığı doğal ortamın aynı olması ve bu doğal ortamda sürekli cereyanların meydana gelmesidir (Bilgin, 2009, s. 173). Weber’in yine aynı eserin önsözünde ve batı şehirlerinin ele aldığı başka bir eserinde (2005) Batı’dan söz ederken kültür ve kimliğin gelişiminde etkili olan kentlerin yapılarına değinirken ticarete değinmektedir. Ticaretin sermaye birikimini ve sermaye dolaşımını ileri düzeye taşıyacak bir yapısı olmasının yanı sıra etkileşimi artırıcı bir konumda olması da kültür ve kimliğin değişimine etki etmektedir. Çünkü farklı bölgelerde insanların bir araya gelmesi ve çeşitli şekillerde etkileşime girmeleri ticaret sayesinde mümkün olmaktadır. Hatta tarihte antik yunan kent devletlerinden söz ederken sanat ve felsefenin geliştiği bölgeler olarak ele alınmaktadır. Yani sanatın kültür içerisinde yer bulması ve daha sonrasında kültürün bir parçası haline geldiği görülmektedir. Kıyı kent devletlerinin ticaret ile zenginleşmesi ve bununla birlikte boş zaman elde etmeleriyle sanat ve felsefenin gelişimine zemin hazırlamışlardır.

            Kültürün hem etkileyen hem de etkilenen konumunu neoliberalizm bağlamında hızla büyüyen kentlerde aramak daha doğrusu kentleşme süreçlerinde aramak Weber’den sonra ikinci bir güzergah olarak ele alınabilmektedir. İnsanoğlu avcı ve toplayıcılıktan tarıma geçerek artı ürün elde etti. Bu artı ürün en ilkel kent formunu oluşturmuştur (Uğurlu, 2013). Burada ana odak noktası kentlerin gelişimi veya ortaya çıkışından ziyade daha önce kırsal alanda yaşayan toplulukların farklı bir yaşam formunu oluşturmasıdır. Kırsalda yaşayan toplulukların kır yaşamına özgü kimlik algılayışları ve habituslarının kent ile birlikte değişmesidir. Üretim ve tüketim alışkanlıkların kültür-kimlik bağlamı dışında tutulması bizi hataya sürükleyecektir. Kültür üretim ve tüketim davranışlarını belirlemede etkin bir rol oynamaktadır (Bilgin, 2009). Bu durumun ekonomi ile ilişkisi ise kır ve kent arasındaki üretim ve tüketim farklılığından gelmektedir.

            Öte yandan Karl Marks’ın (1996, s. 100-104) ünlü alt yapı tanımlamasında en önemli belirleyen olarak ekonominin ön plana çıkması ve Engels’in bir uyarı niteliğinde üst yapının göz ardı edilmemesi hususundaki yaklaşımı tekraren bizleri ekonomi (maddi olan) ve kültür (manevi olan) arasındaki ilişkiselliğini gözler önüne sermektedir. Elbette tarihte baskın belirleyenin tartışıldığı metinlerden gelmek oldukça yaygındır. Fakat bu tartışmalardan çıkarılabilecek en net çıkarım her ikisi arasındaki ilişkiselliktir.  

21. yy kentlerinde ekonomi ve kültür-kimlik bağlantılarını bulmak daha kolay ve daha net olacaktır. Bunun için Türkiye’nin kentleşme ve kentlileşme serüvenine bakıldığında 1950’lerden sonra kırdan kente doğru ortaya çıkan yoğun güç bazı değerlerin yok olmasına bazı değerlerin ise dönüşüme uğramasına sebep olmuştur. Bireylerin veya toplumların coğrafi anlamda yer değiştirmeleri belli bazı değerleri dönüştürmekte fakat bu mevzunun yani dönüşümün ekonomi ile olan ilişkisini nasıl bulabiliriz? Bunun için Osmanlı’da ve cumhuriyetin dönemsel olarak büyük bölümünde etkili olan tarıma bağlı üretim ve tüketiminin izlemek gerekmektedir. Kırsal alanlarda yaşayan insanların kıra özgü yaşam formları kentlerle birlikte değişmektedir. Özellikle 1960-70’lerde kent çeperinde gecekondu inşa eden insanların daha sonra nöbetleşe yoksulluk sürecinde ekonomik olarak geliştikleri ve bu gelişme ile birlikte apartman sitelerinde yeni bir kültür ve kimlik inşa sürecine girmişlerdir. Kırın üretime dönük değeri kentlerde tüketime yönelik bir değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Chicago Ekolünün önemli şahsiyetlerinden olan Wirth’in (Wirth, 2002) kentlileşme süreçlerinde kimlik ve kültürü “Bir Yaşam Biçimi Olarak Kentlileşme” analizinde ele almıştır. Wirth, kente bir kimlik biçmiş ve bu kimliğin gereklilikleri üzerinde açılımlar geliştirmiştir. Wirth’in bağlamında Türkiye’deki kentlileşme süreci göz önüne alındığında gecekondu bölgelerinden kentin elit kesimlerine doğru bir yolculuğun ve bu yolculukta alt kentlerle birlikte farklı bir kimlik ve kültür mevzusunun ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Aynı zamanda zengin gettoların kendine alan yaratması ya da kent içerisinde güvenlikli sitelerin giderlerine katlanmak ekonomik koşullara bağlı olduğu bilinmektedir. Güvenlikli sitelerin kendine biçtiği kimlik ve ortam hazırladığı zemin bakımından “kentsel adacık” olarak karşımıza çıkmaktadır (Stavrides, 2016). İstanbul’un Fatih ve Başakşehir ilçelerinde muhafazakâr sermaye ve muhafazakâr kimlik üzerine çalışmalar yürüten İrfan Özet (Özet, 2019),  sermayenin dönüştürdüğü ve yaşamların portresini çizmektedir. Bu portrede kentsel adacığın muhafazakâr yaşam tarzı etrafında nasıl cereyan ettiği hususları ön plana çıkartmaktadır. Tabi bu sadece ekonomi ile açıklanmayacak düzeyde büyük bir değişimdir fakat lokomotif görevini söylemek mümkündür.

            Nuri Bilgin’in (2009, s. 174) geçim algısındaki değişimi “başını sokacak bir çatıdan” “adam gibi yaşam” algısına nasıl değiştiği hususunda tartışma sürdürürken ekonomik koşullarda ortaya çıkan değişimlere vurgu yapmaktadır. Kişi başına düşen milli gelirin artması ile birlikte birtakım alışkanlıkların terki ve yenilerinin oluşma sürecine girdiğine işaret etmektedir. İnsanların yaşam biçimlerinin düşünceleri etkileme boyutunu yine Bilgin’de (2009) görmemiz mümkündür. Yaşam biçimi ise ekonomik koşullar ile girdiği etkileşim göz önünde bulundurulduğunda daha net anlaşılabilmektedir. Yaşam biçimini belirleyen olgular arasında ön plana çıkan bilinç düzeyi bireyin sosyal sermayesine bağlıdır. Sosyal sermayenin kazanılması ise bir dizi faktörün birbirini beslemesi ile mümkün olmaktadır. Bu faktör dizilerin belki de en önemlisini ekonomik durum belirtmektedir. Çünkü eğitimin, yaşanılan sosyal çevrenin gelişmişliği belli başlı maliyet alanları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu maliyetin karşılanması belli bir sermaye gereksinimini gerekmektedir.

            Sonuç olarak kültürlerin ve kimliklerin bireyin-toplumun ekonomik koşulları ile girdiği güçlü etkileşim ile birlikte belirleyen ve belirlenen sınırının çizilmesini muğlaklaştırmaktadır. Bu muğlaklaşma düzeyi aynı zamanda bunlar arasındaki ilişkinin güçlü bir kanıtı olmaktadır. Çünkü burada etkileşim katsayısı arttığı için hangisini hangi yönüyle ne derece etkilediği konuları belirsizleşmektedir. Bireyin iç dünyasından başlayıp ailesine, yaşadığı topluma ve en nihayetinde yaşadığı coğrafyanın kültür ve kimlik çerçevesinde ekonomik koşulların oynadığı rol önemli bir noktada durmaktadır.

Kaynakça

Bilgin, N. (2009). Kültür Değişmeleri ve Kimlik Sorunları. Aramızdan Ayrılışının 40. Yılında Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sempozyumu (s. 161-188). Ankara: Gazi Üniversitesi.

Marks, K., & Engels, F. (1996). Seçme Mektuplar. (A. Bilgi, Çev.) İstanbul: Evrensel Yayın Basım.

Özet, İ. (2019). Fatih-Başakşehir: Muhafazakar Mahallede İktidar ve Dönüşen Habitus. İstanbul: İletişim yayınları.

Stavrides, S. (2016). Kentsel Heterotopya. (A. Karatay, Çev.) İstanbul: Sel Yayıncılık.

Uğurlu, Ö. (2013). Kentlerin Tarihsel Gelişimi. Ö. Uğurlu, A. Kanbak, M. Şiriner, & N. Pınarcıoğlu (Dü) içinde, Kent Sosyoloji Çalışmaları (s. 25-69). İstanbul: Örgün yayınevi.

Weber, M. (1999). Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu. (Z. Gürata, Çev.) Ankara: Ayraç Yayınevi.

Weber, M. (2005). Batı Şehri. M. Weber, G. Simmel, F. Tönnies, & D. Martindale içinde, Şehir ve Cemiyet (F. Oruç, Çev., s. 131-166). İstanbul: İz Yayıncılık.

Wirth, L. (2002). Bir Yaşam Biçimi Olarak Kentlileşme. B. Duru, & A. Alkan (Dü) içinde, 20. Yüzyıl Kenti (s. 77-106). Ankara: İmge Kitabevi.

Önceki İçerikSosyal Bir Problem Olarak Cinsiyete Dayalı Ücret Ayrımcılığı | Oğuz Akın
Sonraki İçerikBurada Ne Oluyor? / Levent Ünsaldı (Haftanın Kitap Önerisi)
Halil Ecer
Lisans öğrenimini İnönü Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde, yüksek lisans öğrenimini ise Gaziantep Üniversitesi Disiplinlerarası Kent Çalışmaları (Kent ve Toplum çalışmaları) Anabilim Dalında tamamlamıştır. Doktora öğrenimine ODTÜ Kent Politikası ve Yerel Yönetimler (2019-2020 özel öğrenci), Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Sosyoloji (gençlik politikaları ve kent sosyolojisi) bölümünde devam etmektedir. Kent ve toplum alanında mekânsal dönüşümün toplumsal yansıması üzerine akademik ve sivil toplum alanında çalışmalar gerçekleştirmektedir. Kent sosyolojisi alanında yerel yönetimlerin politika süreçlerinde sosyolojik ihtiyaç analizi ve sosyal etki değerlendirmeleri yapmaktadır. Bunun yanından edebiyat ve kültür alanında “Sad Nun Mim” ve “Pansuman Yaraya İhanettir” isimli şiir kitapları mevcuttur. İzdiham Dergisinde düzenli olarak yazılar yazmaktadır. Hemhal, Davaro gibi dergilerde de denemeler yazmaktadır. Bir süre Gazete Duvar Forum’da köşe yazıları yazmıştır.