Kent Hakkı Muamması: “Kent Hakkı” Kimlerin Hakkı? | Halil Ecer

0
739

Erich Fromm “Sevme Sanatı” adlı eserine şu cümlelerle başlar “Sevmek bir sanat mıdır? Öyle ise bilgi ve çabaya gereksinim vardır. Yoksa sevgi, kaderin bir lütfuyla şanslı olanlarımızın kapıldığı tatlı bir duygu mudur? Şüphesiz büyük çoğunluk ikinci önermeye inanmaktadır.” Fakat Fromm’un kendisi birinci önermeye inanmaktadır. Belli başlı şartları öne sürerek bu önermeyi ortaya atmaktadır. Öncelikle bilgi ve çaba süzgecinden geçirilmiş bir sevmeden söz etmektedir. Kent hakkı ya da kentsel haklar dediğimizde de söz konusu önermeleri öne sürebilmekteyiz. Kent hakkı, 1968’de Henri Lefebvre tarafından çerçevelendirilmiştir (Lefebvre, 2016). Kent hakkı, haklar kümesinden ziyade bir slogan ve aynı zamanda bir eyleme çağrı olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Lefebvre, kent hakkı vurgusunda insanın kendi elleriyle inşa ettiği kentte özne olarak var olabilmesini öne sürmektedir, hatta kendi inşa ettiği kentte yurttaşın kurtarılmasına odaklanmaktadır. O zaman Fromm’dan mülhem, eğer kent hakkı varsa bilgi ve çabaya ihtiyaç duymaktadır.

            Lefebvre’nin kullanımından bu yana 53 senelik bir geçmişe sahip olan kentsel haklar mevzusu daha tam olarak zihinlerde oturabilmiş değildir. Orta sınıfın kentte var olma stratejisinden üst sınıfın sermaye dolaşım alanı yaratmak için medyaya sunduğu kentsel yapılı çevre projelerine kadar geniş bir yelpazede ele alınabilmektedir. Kuşkusuz bu durum çelişkiler yumağı olarak karşımıza çıkabilmektedir. Eğer ekonomik sınıfların birkaçı bir hakka veyahut haklar kümesine vurgu yapıyorsa o hakkın yeniden ele alınması gerekmektedir. Kent hakkının içini doldururken ilk intibada oluşturduğu kentsel haklara erişimde bireysel özgürlüğün geliştirilmesi yanılsama oluşturmaktadır. Nitekim David Harvey bu konu için şunu söyleyecektir;

Kent hakkı, kentsel kaynaklara erişmek için bireysel özgürlükten çok daha fazlasıdır: kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Ayrıca, bu dönüşüm kaçınılmaz olarak kentleşme süreçlerini yeniden şekillendirmek için kolektif bir gücün kullanılmasına bağlı olduğundan, bireysel bir haktan çok ortak bir haktır. Şehirlerimizi ve kendimizi inşa etme ve yeniden yapma özgürlüğü, tartışmak istiyorum ki, insan haklarımızdan en değerli ama en çok ihmal edilenlerden biridir[i].

Kent hakkı vurgusu literatürdeki çalışmaların çoğunda “… kent hakkı sadece bu değildir aynı zamanda…” diye başlayan cümleler ile anılmaktadır (örn. Akkoyunlu, 2008; Baysal, 2011). 1968’den bu yana geçen süreçlerde bazı dönemlerde güçlü tartışmalarla ortaya çıkarken bazı dönemlerde ise popülerliğini kaybetmiştir. Bu durumun önemli sbebeplerinden birisi ülkelerde yaşanan siyasi ve ekonomik gelişmelerin seyrine bağımlı olmasından kaynaklanmaktadır. Zaten kent hakkı kulanımı dünyadaki “68 öğrenci eylemleri”ne giden yolda ortaya çıkmıştır. Yani toplumsal ve ekonomik krizlerin şafağında yüksek sesle dile getirilmektedir. Marksist bir düşünür olan Henri Lefebvre tarafından dile getiriliyor oluşu ise kapitalist düzen içerisinde “tehlikeli sözcükler” sınıfına girmesine neden olmuştur. En nihayetinde elimizde “kent hakkı” denilen bir “şey” var ve bugünün Türkiye’sinde ele alınma zorunluluğu vardır. Çünkü bu hakkın ortaya çıkış dönemleri gibi olmasa da ekonomik ve siyasal darboğazın içinden geçmekteyiz.

            Kent hakkının tartışmaya konu olduğu veyahut kent hakkı için eyleme geçme tarzlarının oluşturduğu atmosfer birkaç dışlamayı beraberinde getiriyor. Özellikle ortasınıfın bu kent hakkını tamamen kendi tekelinde değerlendirmesi sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Nitekim Lefebvre’nin kentten yararlanma çerçevesine Harvey, “sermayedar da bu haktan yararlanacak mı” cevabını vererek tartışmayı sürdürmektedir. Lefebvre’nin yaklaşımı ile ele alındığında kentsel haklar kısaca birkaç başlık altında sıralanabilir; barınma hakkı, yeşil alana erişim hakkı, eğitime erişim hakkı, sağlığa erişim hakkı vs. fakat Harvey’in çerçevesinde ele aldığımızda öncelikle yoksulların hayatlarını idame ettirmeleri ve eşitlikçi bir ortamda piyasa rekabetine dahil olmak anlamında ele alınabilmektedir. Kent hakkı teorisyenlerinin tasarlıdığı kent hakkı çerçevesi ile günümüzde insanların talep edilebilir boyutta olan kent hakkını talep etmeleri arasında büyük farklar mevcuttur. Teorisyenler kent hakkı vurgusunun en temel dinamiğini eşitsizliğin ortadan kaldırılması üzerine yaparken kullanımda birtakım orta sınıf oluşumların kentin kendi yaşamlarına göre dizayn edilmesini ön plana çıkartmaktadır.

            Ankara örneğinde düşünüldüğünde belli başlı mahalle dernekleri ya da semt meclisleri “kendilerini en makul vatandaş olarak görüp geriye kalan herkesi makulun dışında görenlerin” bir araya geldiği eylem çabalarını kent hakkı çerçevesinde sunmaktadır. Söz edilen kesimlerin kent hakkı talepleri çoğunlukta olan diğer kesimlerin kent hakkına erişememesi üzerine kuruludur. Yani teoriden uzak bir anlamlandırma üzerine inşa edilmiş bir kent hakkı tahayyülü vardır. Öte yandan alt sınıfın kent hakkını talep etme hakkı dahi önemli problemlerle karşı karşıyadır. Çünkü alt sınıfın kente erişimi yoktur. Bu yargıya ulaşmanın belli başlı birkaç gerekçesi mevcuttur; ilk olarak David Harvey’in sermaye aleyhinde geliştirdiği yaklaşımında bireyin kentte kendini var edebilme koşullarına alt sınıfın erişememe problemi mevcuttur. Bir diğer bakış açısında zaten kent hakkı denilen şeyin tam bu olduğu savunulabilir. Fakat evrensel insan hakları eleştirisi olarak Hannah Arendt’in “Bir Hakka Sahip Olma Hakkı”[ii] yaklaşımı burada devreye girmektedir. Arendt, evrensel insan hakları bildirgesindeki hakların insan olma şartından ziyade belli bir topluluğa ait olmayı gerektirdiğini vurgulamaktadır. Yani evrensel insan haklarını kısıtlayacak olan şey bu bildirgeyi kabul eden ulus devletlerinin egemenlik ilkesidir. Kent hakkı bağlamında ele alındığında kent hakkını hak olarak talep edebilmenin şartları nedir sorusu cevapsız kalmaktadır.

            Kent hakkından kimler yararlanır? Bu sorunun cevabı için hukuk felsefesinden destek almak yerinde olacaktır. Hukuk ve siyaset felsefecisi Carl Schmitt, egemen olanın tanımını yaparken olağanüstü hal’e karar veren kişi veya kurum yaklaşımını benimsemektedir (Schmitt, 2004). Yani olağan seyir içerisindeki sistemin olağanüstü hal’e dönüştüğünü söyleyen kişidir egemen. Kent hakkından kimler yararlanır sorusu bu minvalde cevaplanırsa; kent hakkına erişmek isteyen ve savunanların hakkıdır sonucuna ulaşılabilir. Kent hakkının herkes için olduğu vurgusunu yapmak teorik olarak mümkün olsa da uygulamada aslında birkaç zümrenin tekeline girdiğini söylemek mümkündür. Ekonomik olarak altsınıfta olan insanların bir hakkı talep etme hakkı için kamusal alanlarda toplaşma, yazılı propaganda yapmak ve en nihayetinde karar alıcı mekanizmayı etkileyecek zamanları ve bu zamanın yaratılması için ulaşılması gereken bilincin maliyetini karşılayacak durumları yoktur. Yani yoksulların kent hakkı talebi ancak orta ve orta üstü kesimlerin vicdanına bağlıdır. Öte yandan orta ve orta üstü kesimlerin kent hakkı talebi kendi yaşam düşünceleri etrafında şekillenmektedir. Yani orta sınıfın ev hayvanlarını gezdirebilecek bir parka erişme talebi yoksul sınıf tarafından talep edilmeyebilir. Kent hakkı alt sınıflar için ekonomik anlam taşırken orta ve üstü için sosyal ve siyasal alanda anlam taşımaktadır.

            Kent hakkı üçüncü kuşak haklar içerisinde ele alınmaktadır. İlk kuşak haklarda devleti sınırlandırma vardır ve bu kendini kişisel ve siyasal haklarda ortaya çıkarır. İkinci kuşak haklarda sanayi devriminin etkisiyle ortaya çıkan gelişmelerin eşitlik etrafında şekillenmesine katkı sunmaktadır. Üçüncü kuşak haklar beraber yaşamanın getirdiği dinamiklerin dayanışma içerisinde karşılanması ve sürdürülmesini hedeflemektedir. Son dönemde bilgi toplumu ile ilgili çıkan dördüncü kuşak haklar henüz üzerine uzlaşılmış çerçeveler sunamamaktadır. Üçüncü kuşak haklar ve kent hakkı üzerine düşünüldüğünde 20. yy’ın ikinci yarısında patlak veren kentleşme faaliyetleri ile yakından ilintili olduğu görülmektedir. Bir arada yaşayan milyonlar nasıl bir formül üzerine uzlaşabilir?

            Kent hakkı talebinin belirli kesimler elinde tekelleşmesi hem kavramın içini boşaltmaktadır hem de Türkiye gibi ülkelerde Marksist felsefeye olan karşıtlık yüzünden tehlikeli kavramlar sınıfında ele alınmaktadır. İktidarların kent hakkı talebine henüz sıcak baktığı örnekler çok az olsa da kentte katılımın önemli hale gelmesi otoriteleri buna uyum sağlamasını kolaylaştıracaktır. Sonuç olarak kent hakkı eğer herkes için ise eşit fırsatlar yaratılıp taleplerin ortaya çıkmasını sağlamak gerekmektedir. Yok sadece belli bir zümreye ait ise o zaman kent hakkı taleplerinde “makullük” ve “gereklilik” konuları üzerine tekrardan düşünmek gerekmektedir. Kent hakkı kentte yaşayan insanların tamamını kapsıyorsa kırsalda yaşayan insanlar ne olacak? Kent hakkı bazı siyasi partiler için öncelikli olup gündemleştirilmesi sağlanıyorsa diğer ideolojilerin kent hakkı ile ilişkisi nasıl olmalıdır? Kent hakkı, yerel idarelerin geliştirdikleri politikalar ve sundukları hizmetler bağlamında ele alınacaksa, yani kaldırımın yapılması asfaltın dökülmesi içme suyunun sağlanması barınmayı destekleyecek uygulamalar kapsamında ise bunlar zaten bir kişinin doğumundan itibaren kazandığı haklardır. Ve bu bağlam içerisinde vergilerini vermekte ve seçimlerde oylarını kullanmaktadır. Kent hakkı var olan haklar dışında yaşama başka boyutlar katmıyorsa tartışmanın bir anlamı kalmamaktadır. Kent hakkı tartışmalarında elitist tavırların hüküm sürdüğünü söylemekten kaçınmamak gerekiyor. Tüm yurttaşların asgari müşterekler etrafında birleşmeleri ve haklar düzeyinde tekelleşmelerin önüne geçme gibi bir sorumluluğumuz vardır. Aksi takdirde kent hakkı kentte yaşamayanların (zengin gettoları/villa siteleri vs.) tekelinden kurtulamayacaktır.

Başvurular

Akkoyunlu, K. E. (2008). Kent Hakkı Üzerine Düşünceler. Amme İdaresi Dergisi, 125-141.

Baysal, C. U. (2011). Kent Hakkı Yeniden Hayat Bulurken. Eğitim Bilim Toplum Dergisi, 9(36), 31-55.

Lefebvre, H. (2016). Şehir Hakkı. (I. Ergüden, Çev.) İstanbul: Sel Yayıncılık.

Schmitt, C. (2004). Legality&Legitimacy. (J. Seitzer, Çev.) London: Duke Universty Press.


[i] https://newleftreview.org/issues/ii53/articles/david-harvey-the-right-to-the-city

[ii] https://criticallegalthinking.com/2019/07/12/hannah-arendt-right-to-have-rights/

Önceki İçerikİnsanın Görünüşü ve Gerçekliği Üzerine | M. Uğur Karaoğlan
Sonraki İçerikGündelik Hayat Eleştirileri / Michael Gardiner (Haftanın Kitap Önerisi)
Halil Ecer
Lisans öğrenimini İnönü Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde, yüksek lisans öğrenimini ise Gaziantep Üniversitesi Disiplinlerarası Kent Çalışmaları (Kent ve Toplum çalışmaları) Anabilim Dalında tamamlamıştır. Doktora öğrenimine ODTÜ Kent Politikası ve Yerel Yönetimler (2019-2020 özel öğrenci), Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Sosyoloji (gençlik politikaları ve kent sosyolojisi) bölümünde devam etmektedir. Kent ve toplum alanında mekânsal dönüşümün toplumsal yansıması üzerine akademik ve sivil toplum alanında çalışmalar gerçekleştirmektedir. Kent sosyolojisi alanında yerel yönetimlerin politika süreçlerinde sosyolojik ihtiyaç analizi ve sosyal etki değerlendirmeleri yapmaktadır. Bunun yanından edebiyat ve kültür alanında “Sad Nun Mim” ve “Pansuman Yaraya İhanettir” isimli şiir kitapları mevcuttur. İzdiham Dergisinde düzenli olarak yazılar yazmaktadır. Hemhal, Davaro gibi dergilerde de denemeler yazmaktadır. Bir süre Gazete Duvar Forum’da köşe yazıları yazmıştır.