“Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri” Kitap İncelemesi | Kaan Eroğuz

0
2396

Giriş

            İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem, birçok bakımdan sosyal bilimlerin altın çağı olarak görülmektedir. Gerek farklı disiplinlerde yapılan çalışmaların niceliksel olarak artması gerekse çalışmaların metodolojik ve içeriksel olarak zenginleşmesi bu bakış açısını destekleyen verilerdir. Bu verilerin oluşmasını sağlayan ise Dünya toplumlarının savaş sürecinde ve sonrasında farklı coğrafyalarda deneyimlediği iki temel olgudur. Bu olgulardan birincisi, özellikle 1930’lardan itibaren Avrupa’da yükselen faşizmin çeşitli ülkelerde iktidara gelmesidir. Faşizmin yükselişi ve başta Avrupa olmak üzere Dünya genelinde yarattığı tahribat, Aydınlanma çağından beri süregelen Kantçı insan rasyonalitesine (insan rasyonel bir varlıktır ve her zaman rasyonel kararlar alır. Rasyonalite insanı ilerlemeye sevk eder şeklinde özetlenebilecek insan rasyonalitesine duyulan sonsuz güven), lineer bir ilerleme ve en genel anlamıyla modernizmin temel savlarının sorgulanmaya başlanmasını sağlamıştır. Savaş sonrası dönemde modernizmin diğer yüzünü göstermeleriyle sosyal bilimlerde büyük yankı uyandıran Frankurt Okulu ve onların iki büyük ismi Theador Adorno ile Max Horkheimer’ın ünlü “Aydınlanmanın Diyalektiği” eseri bu temel olgudan hareketle kaleme alınmıştır. Yine Max Horkheimer’ın “Akıl Tutulması”, marksizmle psikanilizi buluşturan Eric Fromm’un “İnsan Yıkıcılığının Kökenleri” gibi eserler insanlığın 20. yüzyılın ilk yarısında deneyimlediği faşizmin nedenleri ve sonuçları üzerine yoğunlaşan ve bu özellikleri itibariyle sosyal bilimlere zenginlik kazandıran çalışmalardır.

            Toplumsal olay ve olguların varlığından hareketle çalışma sahası ve zemini bulabilen sosyal bilimlerin muhtevasını İkinci Dünya Savaşı sonrası genişleten ikinci önemli olgu ise, savaş sonrası üçüncü dünya olarak adlandırılan sömürge ve bağımlı ülkelerin gerçekleştirdiği milli kurtuluş savaşları olmuştur. Bu olgu, o zamana dek Avrupa merkezli yürütülen bilimsel çalışmaların üçüncü dünya ülkelerine kaymasını ve sosyal bilimlerde karşılaştırmalı disiplinlerin ve analizlerin çoğalmasını sağlamıştır. Bağımsızlıklarını kazanan üçüncü dünya ülkelerinin modernleşme sürecine dahil olabilmeleri, bu modernleşme hareketinin dışarıdan bir destekle mi (bu süreci daha önce yaşamış modern devletlerin desteğiyle!) yoksa kendi iç dinamikleriyle mi gerçekleştirebilecekleri, kendi iç dinamiklerinin Avrupa’da yaşanan geç modernleşme hamlelerinin vardığı faşizm benzeri bir siyasal patikaya sapmalarına yol açıp açmayacağı gibi sorular özellikle 1960 sonrası farklı kuramsal ekollerin birbirinden farklı cevaplar ürettiği sorunsallar olarak tartışılmıştır. Harvard Üniversitesi’nde kıdemli araştırmacı görevinde uzun yıllar araştırmalarda bulunan Barrington Moore 1966 yılında yayınladığı “Demokrasinin ve Diktatörlüğün Toplumsal Kökenleri”* isimli eserinde bu tematikten hareket etmiş, çeşitli toplumların tarihsel süreç içerisinde geçirdiği ve evrildiği siyasal rejimleri belirli bir kuramsal çerçeve üzerinden karşılaştırmalı olarak analiz etmeye çalışmıştır.

Kuramsal Çerçeve: Patika Bağımlılık Kuramı (path dependence)

            Barrington Moore, 1966 yılında yayınladığı “Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri – Çağdaş Dünyanın Yaratılmasında Soylunun ve Köylünün Rolü” kitabını ağırlıklı olarak, özellikle tarihsel sosyoloji alanında önemli bir kuramsal çerçeve sunan “patika bağımlılık ekolüne (path dependence)” dayanarak kaleme almıştır. Patika bağımlılığı kuramı temel olarak “Bir ülkenin başlangıçta aldığı kararlar bugününü nasıl şekillendirdi?” sorusundan hareketle bir analiz yöntemi sunar. Sorunun içinde önemli bir yeri olan “başlangıç noktası”, ülkenin günümüzdeki kurumlarını, sistemlerini oluşturan yapılarının ilk nüvelerini ne zaman verdiğine göre belirlenir. Başlangıç noktasındaki koşullar o toplumun nihai çıktısında vardığı durumu doğrudan etkilemez. Süreç boyunca ülkenin girdiği belirli patikalar da başlangıç noktasındaki kadar nihai çıktıda etkili olur. Tam da bu noktada Moore, 15. yüzyıl İngiltere ve Çin’ninden karşılaştırmalı bir örnek sunar. Moore’a göre 15. yüzyılda İngiltere ve Çin toplumsal üretim ve kapasite anlamında aynı koşullara sahipken hatta Çin’in çok daha avantajlı konumu bulunmasına rağmen endüstrileşme ve modernleşme hamlesini İngiltere’nin başardığını Çin’in ise farklı bir patikaya yöneldiğini okuyucuya sunar.

Patika bağımlılığı kuramında başlangıç noktası dışında üzerinde durulması gereken diğer iki önemli kavram ise “rastlantısallık” ve “kilitlenme”dir. Rastlantısallık, başlangıç koşulları tarafından olası kılınacak ama önceden bilinemeyecek, tahmin edilemeyecek varyasyonları niteler. Bu bakımdan Fransa’da 1789’da gerçekleşen devrim bir “rastlantısal an”dır ve Fransa’nın demokrasi patikasına yönelmesinde önemli bir cleavage (kırılma – yarılma) etkisi yaratmıştır. “Kilitlenme” kavramıyla anlatılmak istenen ise toplumların bir patika da, tarihsel bir uğrakta sıkışıp kalmalarıdır. Güncel bir örnek olarak Arap Baharı sonrası ülkelerin (kısmen Tunus’u burada dışarıda tutmak gerekebilir) demokrasiye geçiş ve otoriter sistemler arasında bocalaması, siyasal ve toplumsal istikrarsızlığın ve belirsizliğin aradan geçen yaklaşık 9 yılda halen devam etmesi ülkelerin belirli bir patikada sıkışıp kalmalarına yani kuramsal anlamda “kilitlenmelerine” yol açabilir. Patika bağımlılığı kuramının kavram setinde yer alan “kendi kendini güçlendiren patika” toplumun girdiği patikalar dizisinin birbirini güçlendirerek tetiklemesini nitelerken, “tepkisel patika”, patikaların etki-tepki ilişkisine girmesini niteler. Kimi tarihsel olaylarda kendi kendini güçlendiren patika ile tepkisel patika aynı anda yaşanabilmektedir. Bu birleşim çoğu zaman “rastlantısallık”la mümkün olabilmektedir.

Sosyal bilimlerde kullanılan patika bağımlılığı kuramı 20.yy’ın başında fen bilimlerinde gelişen ve Einstein’ın özellikle izafiyet kuramıyla derinleşen anti-determinist yaklaşımdan da etkilenmiştir.

Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri

Barrington Moore çalışmasını yukarıda özetlemeye çalıştığımız kuramsal çerçeve üzerinden kurar. Avrupa’da yaşanan faşizm deneyiminden hareketle modernizmin demokrasiye götürebildiği gibi diktatörlüğe de götürebileceğinin altını çizen Moore, modernizmin toplumları temel olarak üç tip rejime götürdüğünü belirtir. Bu rejim tipleri; İngiltere, Fransa ve ABD örnekleri üzerinden açıkladığı Demokrasi, Japonya, Almanya örnekleri üzerinden açıkladığı Faşizm ve Çin üzerinden incelediği Komünizmdir. Moore’un kitabında yer verip bu üç şablondan herhangi birine sokamadığı atipik ülke örneği ise Hindistan’dır. Kitabın alt başlığından anlaşılabileceği üzere ülke incelemelerini toplumların sınıfsal konumlanışları üzerinden özelliklede ülkelerdeki soyluların ve köylülerin bir siyasal aktör olabilme güçleri üzerinden değerlendiren Moore, kitabında burjuvazisi olmadan bir toplumun demokrasi patikasına giremeyeceğini söylemektedir. Bundan dolayı İngiltere ve Fransa’da gerçekleşen burjuva devrimleri bu toplumlarda demokrasiyi geliştirirken köylülüğün gelişkin olduğu toplumlar (Çin’de olduğu) gibi genellikle komünizm patikasına yol almıştır. Almanya’daki Junker örneğinden yola çıkan Moore, faşizmi ise “çelikle çavdarın evliliği” diyerek tanımladığı sanayi burjuvazisiyle köylülüğün birlikteliği üzerinden açıklar.

Toprak soyluları ile kral arasındaki ilişki, toprak soylularının ticari tarıma yönelebilmeleri ve toprak soylularının kentte yaşayan burjuvalarla ilişkisi bir toplumda demokrasinin gelişebilmesinde önemli rol oynayan üç temel etkendir. Bu üç etkenden hareket eden Moore’a göre demokratik rejimin inşası için; toprak soylularının kralın mutlak iktidarını sınırlandırmış olması, ticari tarıma yönelebilmiş olmaları ve kentlerinde güçlü bir burjuva sınıfı yaratabilmiş olmaları gerekmektedir. Barrington Moore saptadığı bu temel parametreler üzerinden sırayla ülke incelemelerine girişir.

Biz bu çalışmamızda birbirlerinden farklı tarihsel ve sosyolojik süreçler geçirdikten sonra demokrasi patikasına dahil olan üç ülkeyi (İngiltere, Fransa, ABD) karşılaştırmalı olarak incelemeye çalışıp analizimizi detaylandıracağız.

İngiltere

Moore, İngiltere’de demokrasiye barışçıl yollardan geçilmesini tüm nedenselliklerden önce İngiliz feodalizmine içkin olan “feodal miras” ile açıklar. İngiltere’deki toplumsal sınıf ve katmanların tarih boyunca birbirlerine karşı olan tavizkar ve uzlaşmacı tavırları İngiltere’de şiddetli sınıf çatışmalarını ve olası bir şiddetli devrimin (Fransa’da olduğu gibi) yaşanmasını önlemiştir. Bu uzlaşmacı ve tavizkar tavrın İngiltere’deki toplumsal sınıflarda hakim olmasının temel olarak iki nedeni bulunmaktadır. Bunlardan ilki her sınıfın bir diğerini alt edebilecek güçte bulunmayışı diğeri ise İngiltere’de iç savaşın Hobsbawm’ın deyimiyle 19. yy Devrimler Çağı’ndan çok önce 17. yy’da yaşanmış olmasıdır. Yine İngiltere’de kraliyetten bağımsız bir soylular sınıfının olması Moore’a göre İngiltere’de şiddetin yaşanmamasının bir diğer önemli nedenidir. İngiltere’de ticari tarıma geçilmesi (yün ticareti) bu kapsamda tarım alanlarının özelleştirilmesi-ticarileştirilmesi (çifteleme yöntemi ile) yine şiddetli sınıf çatışmalarını önleyen nedenler olarak vurgulanmaktadır. Ticari tarıma açılan topraklarla birlikte köylülükten ayrı bir katman-sınıf olarak oluşmaya başlayan gentry ve yeomanlar İngiltere’de filizlenecek olan burjuvazinin prototiplerini oluşturmuştur. Moore’a göre İngiltere’de yaşanan iç savaşın tarafları da ticari tarım yapan gentryler ile köylüden yana taraf olan kraldan oluşmuş ve iç savaş sonucunda burjuvalar krala geri adım attırmıştır. Yine iç savaş sırasında mevcut olan iki mahkemenin (court of request) iç savaş sonrası kaldırılması, kral ile köylülük arasındaki paternalist ilişkiyi yok etmiştir. Köylülüğün İngiltere’de tasfiyesi demokrasinin gelişmesini sağlamıştır. Moore’a göre iç savaşın en önemli sonucu da budur; kralı sınırlandırarak köylülüğü ve köylülük kültürünün en önemli destekçisi kralı saf dışı bırakmak, köylülüğü tasfiyesini hızlandırmaktır. Tüm bunları gerçekleştiren prototip burjuvalar yani “gentry” ve “yeomanlar” Moore’a göre İngiliz demokrasisisinin kahramanlarıdır.

2. Charles’ın İngiltere’de krallığı yeniden inşa etme çabalarına karşı 1688 yılında gerçekleşen Şanlı Devrim ile İngiltere, bir daha geri dönmemek üzere sınırlandırılmış monarşiye geçmiştir. Burjuvalar ile aristokratlar arasında kurulan evlilik ilişkileri ve aile bağlarının kurulması “aristokrasinin burjuvalaşmasına”, aristokrasinin burjuva içerisinde erimesine yol açmıştır. İngiltere’de günümüzde de izlerine rastlayabileceğimiz burjuva kültürüne eklemlenmiş aristokrat kültürü kitapta bu tarihsel eklemlenme süreciyle açıklanmaktadır. Bundan dolayı Barrington Moore, İngiltere’yi incelerken “İngiltere’de aristokratik bir sistem kapitalist modern ekonominin taşlarını döşemiştir.” demektedir.

İngiltere’nin tarihsel süreç içerisinde yaşadığı tüm gelişme çizgisi onu demokrasi patikasına yöneltmesine rağmen Moore’a göre 18. yy’da yaşanan Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi, İngiltere’nin liberalleşmesi-modernleşmesi sürecini tersine çevirebilecek bir patikaya yol açabilirdi ancak Fransa’da devrimin radikalleşmesi ve ülkenin istikrarsızlaşması İngiltere’de burjuvazinin devrimi olumsuzlamasına neden olmuş ve İngiltere “Devrimler Çağını” şiddetsiz geçirmiştir.

Fransa

İngiltere’de gentrylerin monarşiden bağımsız olması, toprak sahibi sınıfın burjuvalaşması ve köylülüğün tasfiyesi demokrasiye giden yolda üç önemli faktördü. Fransa’da ise devrim öncesi koşullar; tahta bağımlı bir aristokrasi (krala bağımlı), ticari tarıma geçilmemesi, köylülüğün yıkılmaması ve köylü mülkiyetinin devam etmesi şeklindeydi. Moore’a göre bundan dolayı Fransa’da devrim olmasaydı İngiltere gibi demokrasi patikasına yönelebilmesi oldukça zordu. Bu bakımdan Fransız Devrimi, Fransa’yı demokrasi patikasına yönelten “rastlantısal an” olarak değerlendirilmelidir.

Fransa’da şaraba dayalı emek-yoğun tarım yapılmaktaydı. Fransız aristokrasisi kral tarafından kendilerine sağlanan statüleri sayesinde köylüye toprak kiralayarak kazanç sağlıyordu. Ancak 16. yy’da Coğrafi Keşiflerin etkisinin hissedilmeye başlanması ve Avrupa’ya altın geçişi sonucu enflasyonun yaşanması bu aristokratik sistemin bunalıma girmesine sebep olmuştur. Bu konjonktürde yeni gelişen Fransız burjuvazisi kazanç sağlamaya ve güçlenmeye başlamıştır. İngiltere’de aristokratların burjuvalaşması gözlenirken Fransa’da burjuvalar zamanla aristokratlaşmıştır (maske aristokrasisi) bu durum 18. yy Fransa’sında “maske aristokratları” ile “kılıç aristokratları” olarak iki ayrı aristokrat sınıf ayrımının yaşanmasına sebep olmuştur. Kılıç ve maske soylularının burjuvalaşamaması, aristokratik kültürü üzerlerinden atamamalarına sebep olmuştur. 18. yy’ın ortalarına gelindiğinde nüfus artışıyla köyden kente göçün artması ve kolonizasyon ile artı değerin Avrupa’da birikmeye başlaması kentlerde maske ve kılıç aristokratları dışında bir burjuva sınıfının oluşmasını sağlamıştır. Yüzyılın sonuna doğru devrimi gerçekleştirecek itici güç bu burjuva sınıfı olmuştur. Ancak burjuvazi güçsüz ve cılız halde bulunduğu için aristokrasinin kraldan aldığı statü ile ezdiği köylüyle ittifak kurmuş ve ülkenin muhtelif bölgelerinde burjuvazi ve köylülüğün çıkardığı isyanlar artış göstermiştir. Fransa’da devrimin üçüncü ayağını ise kentlerde biriken ayak takımı (işçi olmayan işsiz, güçsüz yığınlar)- kent yoksulları oluşturmuştur. (bu dönemde Fransa’nın nüfusu 22 milyondur) Fransa’da erken dönem burjuvazi (maske ve kılıç soyluları) monarşiyle birleşmiş ancak aristokrasinin kuvvetlenmesini kendine bir tehdit gören monarşi, aristokratları denetim altına almak için başkent Paris’e getirmiştir. Ortak özellikleri vergi vermek olan ve kral-aristokrasi iktidarına karşı birleşen burjuvazi-köylülük-kent yoksulları ittifakı kendi arasında da çeşitli çıkar çatışmaları yaşıyordu. Devrimin ilk aşamada bir burjuva devrimi olmaktan ziyade köylü devrimi olması, köylülerin çıkarına kararların alınması, kent yoksullarının temsilcileri Jakobenlerin iktidarı gibi etmenler devrimden sonra uzun bir süre daha Fransa’nın demokrasi patikasına yönelip yönelmeyeceği konusunda kesin yargıya varılamamasına ve çatışmaların sürmesine sebep oluyor. Ancak köylülüğün ve kent yoksullarının temsilcisi radikal unsurların sönümlenmesi ve terör döneminin son bulmasıyla Fransa olası bir erken dönem komünizm patikasından uzaklaşmış ve İngiltere’ye nazaran daha engebeli ve git-gel’li demokrasi patikasına doğru yol almıştır.

Amerika Birleşik Devletleri

15.yy’da keşfedilen ve 1776 yılında bağımsızlığını kazanan ABD’nde, Moore, patika başlangıcı olarak 1861-1865 yılları arasında yaşanan iç savaşı esas alır. ABD’nde “plantasyon” denilen İngiltere’ye bağlı olan ve başında İngiltere tarafından atanmış valilerin bulunduğu yerel yönetim birlikleri yer almaktadır. Bu yerel yönetim birlikleri zamanla 13 büyük koloniye dönüşmüştür. İngiltere’den Amerika’ya ticaret yapmaya giden aristokratik olmayan çiftçiler Avrupa’daki aydınlanma düşüncesinden etkilenmiş, daha fazla kazanmak amacıyla Amerika’ya göçmüş girişimcilerdir. Plantasyonlar bu girişimcilerin kurduğu ve İngiliz valinin yönettiği birlikler olarak ortaya çıkmıştır. İlk plantasyonlar Virginia plantasyonunda üretilen tütündür.

Sosyolojik olarak 1860’ların başında ABD; Kuzey, Güney ve Batı olmak üzere üç bölgeden oluşmaktadır. Bu yıllarda Kuzey ve Güney’in çıkarlarının uyuşmaması ve Güney’in Konfederasyon’dan ayrılmak istemesi 1861-1865 yılları arasında yaşanan iç savaşın çıkmasına sebep olmuştur. Moore’a göre ABD’nin Demokrasi-Faşizm-Komünizm patikalarından hangisine yol alacağını belirleyen bu iç savaştır. Bundan dolayı da patika başlangıcı olarak iç savaş yılları esas alınmalıdır.

ABD’nde, İngiltere ve Fransa’nın aksine feodalizmin yaşanmaması, güçlü bir monarkın olmayışı ve soylu-burjuva ayrımının görülmemesi bu ülkeyi incelerken Moore’u iç savaşın dinamiklerini gözlemlemeye itmiştir. ABD’nde iç savaş temel olarak köleliğin kaldırılması üzerinden alevlenmiştir. Tarımsal ticaret yapan Güney köleliğin kaldırılmasını istemiyorken, kapitalistlerin bulunduğu ve ticari alım-satımın gerçekleştirildiği Kuzey köleliğin kaldırılmasından taraf olmuştur. Dünyanın ilk anayasayla kurulan ve bu uzlaşmacı kültürüyle övünen devletine, Moore eleştirel bir yaklaşımla “Peki neden öyleyse iç savaş yaşandı?” sorusunu sorar. Moore bu noktada sadece ideolojik bir nedenin (köleliğin) Amerika’da iç savaşın çıkmasına sebep olduğu konusunda tatmin olmaz. Kuzey ve Güney’in neden anlaşamadığı sorusunu gündeme getirir. Bu soruyu temel olarak kültürel ve sosyo-ekonomik etkiler olmak üzere iki temel eksende cevaplar. Ana ürünü pamuk olan ve ticari tarımla geçinen Güney’in ürettiği pamuğun 1840’lı yıllardan itibaren değerinin görece düşmesi, Kuzey için birincil ekonomik ürün olmaktan çıkması, küçük aile çiftliklerinin bulunduğu ve Güney gibi ticari tarım yapan Batı’nın Güney için rakip olarak ortaya çıkması Güney ve Kuzey arasındaki ekonomik temelli ideolojik kopuşu derinleştirmiş ve iç savaşın çıkmasına zemin hazırlamıştır. Güney, ürünü kendisi üretmesine rağmen onu pazarlayan ve ticaretini yapan Kuzey’in kendisini sömürdüğünü ileri sürmektedir. Daha fazla toprağın ticari tarıma açılması, kölelerin sayısının artması ve ürettiği ürünün uluslararası pazarda değerinin artması gibi talepleri bulunan Güney’in aksine; Kuzey, hammaddelerin güneyden kuzeye kolay şekilde taşınması, gümrük tarifelerinin merkezi idare tarafından belirlenmesi gibi taleplere sahiptir. Bu farklı ekonomik çıkar ilişkileri Kuzey ve Güney’i karşı karşıya getirmiştir. Güney’i mağlup edebilmek için Batı’nın desteğini karşılıklı tavizler vererek kazanan Kuzey, iç savaş sonucunda Güney’i yenmiştir.

İç savaş sonrası Fransa’daki Jakobenlere benzer şekilde ABD’nde de radikal unsurların devreye girme çabaları, Güneylileri tamamen yok etmek ve ticari tarıma son verme amaçları buna karşı çıkan Abraham Lincoln’ün öldürülmesiyle sonuçlanmıştır. Ancak buna rağmen ABD, radikal bir yola girmemiş, Kuzey, Güney’in tarım plantasyonlarını yok etmeden, kölesiz tarım ticaretine devam etmeleri konusunda uzlaşmıştır. Moore’a göre İç savaş öncesi Güneyliler ile Kuzeylilerin anlaşması Almanya’daki Junker örneğine benzer şekilde ABD’nin faşizm patikasına girmesine yol açabilir (ki Moore bundan dolayı iç savaş iyi ki yaşanmış der) ya da iç savaş sonrası radikal cumhuriyetçilerin başarılı olması ABD’ni sosyalizan bir patikaya sokabilirdi. Bu iki seçeneğinde pasifize edilmesi ABD’ni demokrasi patikasına sokan iki kırılma anı olmuştur.

Sonuç

Tarihsel sosyoloji ve karşılaştırmalı siyaset disiplinleri için oldukça önemli bir çalışma ortaya koyan Barrington Moore, patika bağımlılık kuramının alet edevat çantasıyla toplumların yirminci yüzyılda içlerinden geçtikleri farklı siyasal rejim arayışlarının kökenine iniyor. Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, soyluların ve köylülüğün farklı toplumlarda oynadığı role odaklanarak devletlerin tarihsel süreç içerisinde girdikleri patikaları ve bu patikaların ülkelerin günümüzde yönetildikleri siyasal sistemlerini nasıl şekillendirdiğini anlamamızı sağlıyor. Burjuva devrimlerinin demokratik sistemlere, köylü devrimlerinin komünizme, “çelik ve çavdarın evliliği” olarak betimlediği sanayi burjuvazisi ile köylü ittifakının ise faşist siyasal sistemlere yol açtığını ele aldığı örnek ülkelerin tarihsel deneyimlerinden yola çıkarak yorumlayan Moore, bu eseriyle aradan yarım asırdan fazla geçmesine rağmen  konuşulmaya ve sosyal bilimlerdeki önemini korumaya devam ediyor.

Kaynak:

Moore B., Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, İmge Yayınları, Ankara, 2011.