Zorunlu ve Düzensiz Göçlerden Prekaryaya: Türkiye’de Çoklu Dezavantajlılık Dahilindeki Göçmenlerin Çalışma Hayatı | Mustafa Demirkan

0
1260

Öz

Günümüz kapitalizminin birincil ve çoğu ikincil dünya ülkelerinde post-Fordist üretim tarzının da etkisiyle esnek, geçici ve güvencesiz çalışma koşulları hegemonik bir yer edinmiştir. Bu bağlamda günden güne gelişen enformel sektör neticesinde niteliksiz iş gücündeki sömürü derinleşmektedir. Bu sektörün ihtiyacını karşılayan yedek iş gücü ordusu ise artan göç dalgaları sebebiyle hem ülkemizde hem de dünyada özellikle kayıt-dışı göçmenler tarafından karşılanmaktadır. Zorunlu göç sonucu ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan/bırakılan bireyler, göç ettikleri ülkede maruz kaldıkları pek çok dezavantajlılık sonucunda enformel sektörde yer edinebilmekte ve prekaryalaşmaktadır. 

Anahtar Kavramlar: Prekarya, Zorunlu Göç, Enformel Sektör, Çoklu Dezavantajlılık

Abstract

Flexible, temporary and precarious working conditions of today’s capitalism with the influence of the post-Fordist form of production have gained a hegemonic position in the primary and most secondary world countries. In this context, as a result of the informal sector developing day by day, the exploitation of unqualified labor force is deepening. The reserve labor force that meets the needs of this sector is met by unregistered migrants both in our country and in the world due to the increasing migration waves. Individuals who had to leave their country as a result of forced migration can find a place in the informal sector and become precarious as a result of the many disadvantages they are exposed to in the country of migration.

Keywords: Precariat, Forced Migration, Informal Sector, Multiple Disadvantages

1. Giriş

1980 sonrası neo-liberal politikalar, beraberinde gelişen post-Fordist üretim biçimleri ile çalışma hayatını yeniden şekillendirilmiştir. Fordist dönemin rutin işçisinden, bugün esnek bir çalışma hizmeti sunması beklenmektedir. Beklenen bu esneklik, çalışanı güvencesiz, geleceksiz, kuralsız bir yaşantıya sürüklemektedir. Enformel sektör dediğimiz bu çalışma modeli nitelikli veya niteliksiz işgücü farketmeksizin çalışma hayatının içine istençli ya da zaruri yollarla dayatılmaktadır.

Dünyanın pek çok yerinde çok sayıdaki işçinin işgücü piyasasıyla ilişkisi, iş bulabilmek için yaşadıkları yoğun rekabet duygusu ile başlamıştır. İş bulabilenler ise ancak geçici, düşük ücretli ve kayıt-dışı olarak çalışabilmektedir. Son yıllarda artan göç dalgalarıyla beraber neoliberal politikalar, bu koşullar ve bu koşullarda çalışan göçmen emeği üzerinde derinleşmektedir. Ancak sektör içerisindeki işçiler homojen bir yapıya tabi tutulamaz. Gelip geçici işlerde çalışırken bir yandan da okuluna devam eden bir öğrenci ile çocuğunun okumasına yardımcı olmak için temizliğe giden bir anne ve hayatta kalmak, gününü kurtarmak için gündelik işlerde çalışan göçmen arasında fark vardır. Ancak her biri emeklerinin araçsal (yaşamak için), fırsatçı (ne düşerse) ve güvencesiz olduğu hissini paylaşırlar (Standing, 2014: 31).

Türkiye’de de heterojen yapıdaki enformel istihdamı çoğunlukla kadınlar, çocuklar, öğrenciler ve göçmenler sağlamaktadır. Göçmenler baz alındığında diğer gruplar gibi sosyo-ekonomik yönden de zayıf olan çalışan yoksullar olarak nitelendirebileceğimiz enformel sektördeki işçilere dışlama, damgalama, korku ve nefret gibi başta içsel önyargılarla akabinde de toplumsal yargılamalarla yaklaşılmaktadır. Bunun sonucunda yerli ile göçmen arasında yeni bir tahakküm ilişkisi doğar. Yabancı konumundaki göçmen kayıt-dışı çalışmanın yanında kayıt-dışı bir yaşam sürmeye tutuklu hale gelir.

2. Zorunlu ve Düzensiz Göç/Göçmene Dair

Göç kavramı, birçok araştırmacı tarafından farklı boyutlarıyla ele alınmış ve incelenmiştir. Bu yüzden ortaklaşa olarak kabul edilmiş bir göç tanımından bahsetmek epey güç, hatta olanaksızdır. Fakat yine de göç alanındaki çalışmalar incelendiğinde göç olgusunu kısaca “kişilerin veyahut grupların sembolik, coğrafi ya da idari sınırların ötesine, yeni yerleşim alanlarına ve sosyalliklere doğru hareketleri”  olarak tanımlayabiliriz (Keser, 2011: 1). Göç, içeriğinde homojen bir yapı barındırmaz, farklı sosyallikler içerir ve sebebi, türü, sonuçlarıyla toplumların yaşamlarını şekillendiren hatta yeniden bir inşa sürecine götüren en önemli olgulardan birisidir (Unat, 2017; Eke, 2018; Adıgüzel, 2020).

Büyüyen sanayileşme süreci, ticaretin her dönem gerçekleşen gelişimi , sömürgecilik hareketleri ve savaşlar gibi sebepler, toplumsal, tarihsel, kültürel ve ekonomik süreçler içerisinde toplumlar kendilerine yeni yaşam alanları inşa etmek zorunda kalmışlardır. Yaşanan süreçlerin ana bileşenlerinden birisi de göç olgusu olmuştur. Bu açıdan göç, sosyoloji disiplinin çatısı altında uzun zaman önce sorunsallaştırılmış, incelenmeye tabi tutulmuş başat problemlerden birisi haline gelmiştir (Özkarslı, 2014: 7).

Göçler gerçekleştirilme biçimlerine göre farklılıklar gösterir. Bireyin tek başına ya da ailesi ile yahut kitleselbir göç ile bir yer değiştirme eylemi arasında farklılıklar mevcuttur. Yine yapılan göç, eğer yaşanılan ülke sınırları içerisindeyse iç göç, bulunduğu coğrafi sınırdan başka bir ülkeye gerçekleştiriliyorsa dış göç olarak tanımlanabilir. Göçün süresi de belirleyici faktörlerden birisidir: Kısa süreli (geçici) veya uzun süreli (sürekli) göç. Yapılan göçte temel ayrımlardan birisi de iradenin kullanımına bağlı olarak yapılır. Kişinin kendi isteği ile gerçekleşen göç (isteğe bağlı) eğitim, iş, sağlık vb. sebeplerden ötürü gerçekleşebilir. Zaruri  (doğal afetler, savaşlar, kıtlık, kuraklık vb. gibi) nedenler gerekçesi ile yaşanılan göç durumu ise zorunlu göç olarak ifade edilmektedir (Adıgüzel, 2020: 21-23).

Zorunlu göç; çevresel ve doğal afetlerden depremler, büyük yangınlar, iklim değişiklikleri gibi doğa olaylarına bağlı sebeplerle olabileceği gibi ekonomik krizler, iç savaşlar, kültürel farklılıklar, şiddet gibi nedenlerle de gerçekleşebilmektedir. “Elbette savaşın ve şiddetin ortaya çıkardığı tehdidin topluma yansıması da en az savaşın kendisi kadar şiddetli olmaktadır.” Bu nedenle akıbet durumunun en yoğun hissedildiği anlar, savaşın ve şiddetin yarattığı zorunlu göçlerde olmuştur. İnsanlık tarihi bu tür büyük felaketlerin sonucu meydana gelen göçlerle doludur (Özkarslı, 2014: 9-10).

“Peki zorunlu göç sürecinde irade kimdedir?” sorusunu kişileri göçe zorlayacak olan savaş, şiddet olayları ve benzeri gibi durumlarla karşı karşıya bırakmak ve hayati tehlikenin açığa çıkması endişesi yaşatarak göç ettirilmelerine neden olan kişiler ya da örgütsel yapılanmalar olarak cevaplamak yanlış sayılmaz. Bu nedenle zorunlu göçler, devletlerin sahip olduğu ideoloji ile örgüt ve devlet yöneticilerinin bireye ve topluma bakışı ile doğrudan bir ilişki içindedir. Dolayısıyla irade kullanımı, göç edenler açısından ya hiç kullanılmamakta ya da çok düşük düzeyde kullanılmaktadır. Bu açıdan zorunlu göçe maruz kalan kişilere bu göçün sağladığı fayda da çok düşük düzey(ler)de gerçekleşmektedir (Keser, 2011: 11-15).

Tarihi boyunca Türkiye, pek çok zorunlu göçe ev sahipliği yapmıştır. Bu göçler cumhuriyet öncesi, cumhuriyet dönemi ve sonrasında devam etmiştir. Cumhuriyet’in kuruluş süreci ve sonrasındaki göç hareketlerinin en somut örnekleri ise şu şekilde özetlenebilir:

  • 1922-1938 yılları arasında Yunanistan’dan 384 bin kişi,
  • 1923-1945 yılları arasında Balkanlar’dan 800 bin kişi,
  • 1933-1945 yılları arasında Almanya’dan 800 kişi,
  • 1988 yılında Irak’tan 51.542 kişi,
  • 1989 yılında Bulgaristan’dan 345 bin kişi,
  • 1991 yılında I. Körfez Savaşı’ndan sonra Irak’tan 467.489 kişi,
  • 1992-1998 yılları arasında Bosna’dan 20 bin kişi,
  • 1999 yılında Kosova’da meydana gelen olaylar sonrasında 17.746 kişi,
  • 2001 yılında Makedonya’dan 10.500 kişi olmak üzere
  • Nisan 2011- Mart 2019 arasında Suriye’de yaşanan iç karışıklıklar nedeniyle yaklaşık 3.6 milyon kişinin Türkiye’ye gelişi.[1]

Özetle, Türkiye’ye çalışma, eğitim ve diğer amaçlarla gelmiş olan yabancılara ilişkin rakamlara bakıldığında son 13 yılda yaklaşık 3 milyonu aşkın yabancının ikamet izni aldığı kaydedilmiştir. Lakin bu rakam kaçak göçmen sayısıyla birleştirildiğinde kendini neredeyse ikiye katlamaktadır. Küreselleşme sürecinde dünyada ve Türkiye’de kaçak göç olgusu farklı boyutlara taşınmakta, ulusal sınırları aşan kaçak göç ve göçmenler konusu gittikçe daha çok ilgi çeken bir alan haline gelmektedir. Kaçak göç ve göçmenler için kullanılan “kaçak” kelimesinin yaptığı olumsuz bildirim nedeniyle, uluslararası literatürde son dönemde “düzensiz göç” ya da “düzensiz göçmen” ifadeleri kullanılmaya başlanmıştır (Dağdelen, 2011: 117). Türkiye’ye kayıt-dışı yollarla giriş, yasa-dışı kalış, çıkış ve izinsiz (arızi) çalışma olarak düzensiz göçün dört ayrı bileşeni mevcuttur.

Tablo 1: Yabancı Göçmenlerin Bulunduğu Farklı Konumlar[2]

Türkiye’de düzensiz göç hareketlerinde “transit göçmenler” ile “döngüsel göçmenler” ön plana çıkmaktadır. Türkiye, transit göçmenler tarafından bir geçiş güzergâhı olarak kullanılmaktadır. Döngüsel ya da dairesel düzensiz göçmenler; Türkiye’ye genellikle yasal olarak giriş çıkış yaparak kayıt-dışı şekilde çalışanlar ve ekonomik gelir elde etmek amacıyla gerek enformel istihdam alanlarında çalışarak gerekse bavul ticareti, ev içi işler (bakıcılık, hizmetçilik), mevsimlik işçi gibi düşük gelirli işlerde çalışan işçilerdir (İçduygu vd., 2012: 21-25).

Türkiye’de yakalanan düzensiz göçmen sayısına bakıldığında 2007 ve 2008 yılları itibariyle 5 sene boyunca yaklaşık olarak 30.000-40.000 civarındaki göçmen sayısı, 2014’ten bu yana her sene büyük artış göstermiş; 2019 yılındaki istatistiksel verilere göre ülke içinde yakalanan düzensiz göçmen sayısı 450.000’i aşmıştır (Tablo 2).

Tablo 2. Göç İdaresi Son Güncel Düzensiz Göç Verileri[3]

Görüldüğü üzere son yıllarda dünyadaki zorunlu göç furyasından Türkiye de etkilenmiştir.  Bu durum Türkiye’de yeni bir sosyal sınıf hareketliliğine yol açmış ve yeniden bir inşa sürecine zemin hazırlamıştır. Gelen göçmenler yasal ya da kayıt-dışı fark etmeksizin Türkiye’nin yeni “yeni tehlikeli sınıf”ını oluşturmuştur.

3. Göç, Enformel İstihdam ve Prekarya: Göçmenlerin Prekaryalaşması

Sosyoloji bilimini sokağa taşımakta büyük katkıları olan Chicago Ekolü’nün kentsel topluluklar ve kent hayatı çalışmaları serisinin önemli çalışmalarından biri olan Nels Anderson’ın 1923 yılında kendi deyimiyle evsiz adamın sosyolojisini yaptığı “Hobo” (2017) adlı çalışması henüz enformel kavramı literatürdeki tartışmalar arasına girmemişken belki de enformel sektördeki işçiler üzerindeki ilk saha çalışması olarak değerlendirilebilir.

Hobolar gittikleri şehirlerde gündelik işlerde çalışarak yaşamlarını sürdürürler. Genellikle hoboların en çok tercih ettiği sektörler (ya da düzenli bir işte çalışamamaları dolayısıyla seçebilecekleri sınırlı sayıdaki işler) tarım sektörü, ürün kaldırma (toplayıcılık), inşaat sektörü, balıkçılık, kerestecilik gibi işlerdir (Anderson, 2017: 115-116). Ayrıca hoboları gidecek oldukları şehirlerde geçmişte ve o an bulundukları şehirlerdeki benzer, alışılmış sorunlar beklemektedir. Geçici işçiler başta sağlık, yurttaşlık (oy kullanma, hukuk ve düzen, polis denetimi vb.) gibi büyük sorunlarla baş ederken bunların yanında, eşleri, çocukları, cinsel hayatları, kent ve arkadaşları ile ilişkilerinde de sorunlar yaşamaktadırlar (Anderson, 2017: 131-155).

Kendisinin de geçmişte bir hobo olduğunu dile getiren Nels Anderson çalışmasında özellikle sanayileşmenin etkisiyle kent ortamının doğurduğu yeni bir sosyal tipi ve onun sosyal evrenini konu alır. Bu sosyal tip, dönemin Amerikası’nda demiryollarının artması sayesinde seyahatlerin kolaylaşmasıyla şehirleri dolaşan, bulunduğu şehirlerde geçici işlerde günü kurtarma ideali ile çalışan göçmen bir işçidir. 1920’li yıllarda ABD’de hobo başkenti olarak tarif edilen Chicago kenti Anderson’ın çalışma sahası olup çalışmasında “hobohemya”, ‘‘yani hoboların mekân, yaşam alanı ve kültürel dünyaları’’ olarak tarif edilmiştir (Mollaer, 2018: 136).

Önce iç göçle büyüyen enformel sektör, iç göçün yanı sıra küresel düzeyde gerçekleşen zorunlu ve düzensiz göçlerle daha da genişlemiş ve 20. yüzyıla gelindiğinde, gelişmekte olan ülke ekonomilerinde GSMH’nın[4] önemli bir kısmını oluşturan hale gelmiş bu sektörün çalışanları gerek o yıllarda gerekse günümüzde Anderson’ın hobosuyla örtüşmektedir.

İlk başlarda ekonomik bir gelişmemişlik sorunu olarak görülen enformel ekonomik yapının, zaman içinde gelişen ekonomi ile ortadan kalkacağı beklenmiştir. Fakat çalışma hayatındaki yeni ekonomik ve sosyal politikaların devreye girmesi, yukarıda bahsedildiği gibi kırdan kente göç ile dış göçlerin artması ile beklenenin tersine enformelleşme yoksul, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde yapısal bir unsur haline gelmiştir (Kapar 2016: 46).

Enformelleşmenin nedeni sosyal bilimciler, ekonomistler tarafından ne kadar farklılık gösterirse göstersin çalışanlar bakımından anlamı güvencesizlik, kötü çalışma ve yaşam koşullarına sahip olmak, ekonomik, sosyal, siyasal hak ve özgürlükleri tam olarak kullanamamak ile eşdeğerdir.

AB’nin yaklaşımında enformel istihdam, “bildirilmemiş istihdam” olarak da ifade edilmektedir. Bildirilmemiş istihdamı açıklayan ölçüt olarak ulusal gereklere uygun kayıt temel alınmaktadır. Buna göre; “üye devletlerin yasal sistemleri arasında var olan farklılıkları göz önünde tutarak, yasal nitelikte, ancak yetkili makamlara bildirilmemiş/kaydettirilmemiş her tür ücretli faaliyet” enformel istihdam olarak anlaşılmalıdır. Bu tanım gömülü ekonomi ile ilgili Ekonomik İşbirliği ve Gelişme Örgütü (OECD) terminolojisinde kendine has biçimde kullanılan yeraltı/gizli (underground) üretimi ve hane halkının üretimi tanımı ile denk düşmektedir (Erdut Z. , 2007: 54).

Kavramsal olarak enformel istihdamın tanımlanması ise bizi bir kavram havuzuna götürmektedir. Yeraltı sektörü, kara ekonomi, gizli ekonomi, enformel istihdam, nakit çalışma, el altından ödeme, kayıt dışı veya gölge ekonomi gibi tanımları bulunmakla birlikte genel olarak enformel ekonomik ilişkileri ve istihdamı nitelemede otuzu aşkın sıfat ve altı farklı isimlendirmenin bulunduğu belirlenmiştir. OECD ise çoğunlukla “saklanmış istihdam” kavramını kullanmaktadır (Kapar, 2016: 46-47).

Enformel istihdamın tanımında karşılaştığımız farklı kavramsallaştırmalar ve buna bağlı olarak meydana gelen çeşitlilik onu oluşturan öğelerde de benzerlikler göstermektedir. Enformel sektör belirlenirken “ekonomik gelişmişlik düzeyi, sektör, işkolu, bölge, çalışan sayısı, çalışanların statüsü, yaratılan gelir, güçsüz kümeler bakımından ayrımlar yapılmakta” bu belirlemeler sayesinde çıkarımlar oluşturmaya girişilmektedir. Bu anlamda da enformel istihdamın “kayıtsızlık, yasal ve yönetsel kuralların dayatılması, saklı üretimin gerçekleşmesi, ölçüm güçlüğü, ücretin el altından ödenmesi, iş süresinin genellikle belirsiz ve korumanın yetersiz olması” gibi unsurları ile formel istihdamdan ayrıldığı anlaşılmaktadır (Erdut Z. , 2007: 56).

Lordoğlu’na (1998) göre enformel işleri icra edenler genel olarak dört grup altında toplanabilir: (1) Resmi bir kaydı bulunmayan, daha önce hiçbir yere kayıt yaptırmamış olan işlerde çalışanlar; (2) Herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı olmadan kayıt-dışı çalışanlar; (3) Enformel olarak kabul edilen işlerde çalışanlar; (4) Asıl işi dışındaki sürelerde kayıt-dışı bir işte çalışanlar. Ancak bu işçileri mutlaka bu gruplardan birisi ile tanımlamak her zaman mümkün olmayabilir.

Enformel sektör literatürde eğreti çalışma olarak da adlandırılmaktadır. McKay, Clark ve Paraskevopoulou dahil olduğu KEİG Platformu’nun (2014: 5) aktarımına göre bu çalışma türünün ortaya çıkardığı beş temel özellik söz konusudur. Bunlar; “alternatif işler ve işe yönelik tercih imkânının bulunmaması, düşük gelir düzeyi, istihdamın geçici ya da güvencesiz olması dolayısıyla geleceğe dönük plan yapılması imkânı bulunmaması, yetersiz sağlık ve güvenlik koşulları çalışma ilişkilerinde temsil edilme imkânının bulunmamasıdır”.

Guy Standing, yeni kapitalist dönemin yukarıda değindiğimiz enformel istihdam biçim ve unsurlarının vasıfsız iş gücündeki işçilere giydirmiş olduğu görünmez tulumlarıyla yeni bir tehlikeli sınıfın doğmakta olduğuna işaret eder. “Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf” (2014)  adlı çalışmasında Anderson’ın hobosu, günümüzün geleceksiz, güvencesiz ve esnek çalışanı, Standing’in terminolojisinde prekarya* olarak kavramsallaştırılmıştır. “Prekaryalaşmak, güvencesiz bir varoluş içinde yaşamaya neden olan baskılara maruz kalmak ve bu deneyimlerin içinden geçmek demektir ve iş ya da hayat tarzı ile elde edilen güvenli bir kimlik ya da gelişme hissi yoktur” (Standing, 2014: 36).

Küreselleşme adım adım hayatımızda yer edinirken hükümetler, şirketler, işverenler kendi emek ilişkilerini esnekleştirme konusunda pratikler geliştirerek işveren ile işçi arasındaki ilişki yeni bir form kazanmıştır. Güvencesiz işlerde çalışanların sayısı her geçen yıl katlanarak artarken yayılan esnek emek eşitsizlikleri de arttırmış ve sanayi toplumundaki sınıf yapısının yerini bu yapıdan daha karmaşık bir sınıf yapısı almıştır.[5]

Prekarya işçi sınıfının bir parçasını oluşturmaz. İşçi sınıfı akla uzun dönemli, istikrarlı, sabit-zamanlı ve ileriye dönük olarak işçinin nasıl ve ne kadar ilerleyebileceğini ortaya koyan bir profil getirir. Prekaryaya dahil olanlar ise işverenleri tanımadıkları gibi işverenlerinin daha önce kaç kişiye istihdam sağladığını ya da gelecekte kaç kişiye istihdam sağlayacaklarını bilemezler. Belirli sabit bir maaş, statü veya çeşitli haklara da sahip değillerdir (Standing, 2014: 20).

“Çalışan yoksullar” olarak da isimlendirebileceğimiz prekarya, Standing’e göre (2014: 26) emek piyasası, istihdam, iş, çalışma, gelir, temsil ve vasıfların yeniden üretiminin güvenliği olarak belirlenmiş sanayi vatandaşlığı kapsamındaki emeğe dair güvencelerin hepsinden yoksun kimselerdir. Çalışan yoksullar kötü veya istenmeyen işlerde çalıştıklarından ziyade; düşük ücretli, güvencesiz ve düzensiz işlerde çalıştıklarından dolayı sanayileşmiş ve özellikle de küresel şehirlerde görünür olmaktadır (Mingione, 2013: 28). Çalışan yoksulluğu üzerine önde gelen çalışmalardan biri olarak kabul edilen Dasgupta’nın (1995) iş gücü piyasasındaki gelir eşitsizliğine dayalı çalışmasında da tıpkı Bhalla ve Lapeyre’nin (2004: 13)  vurguladığı gibi fiili iş gücüne sahip olmayan yoksullar veya herhangi bir geliri ve mal varlığı olmayanlar çalışan yoksul olarak nitelendirilmektedir. Bu anlamda düzensiz göçmenlerin çalışma hayatında prekarya olarak kabul görmesi onları aynı zamanda çalışan yoksul yapmaktadır.

Formel sektör içinde bulunan çalışanlar, daha fazla güven ve güvenceye sahip olduklarından dolayı kolektif şekilde bir örgütlenmeye daha yatkındır. Yine benzer şekilde vatandaş işçi olmak bireyin öz-saygısının daha çok olduğu “kişinin mesleki gelişmesinin kontrolünü kendi elinde hissettiği” olanaklar sağlar. Diğer güvence biçimleri yoksa vasıf güvenliğinden de söz edilemez. Çünkü çalışanlar sürekli bir başka konuma gönderilirken kendi kişisel planları, duyguları, heveslerinden sıyrılmak zorunda bırakılır. “Prekaryaya dair en baskın imge, ‘atipik’ ya da ‘standart olmayan’ çalışma biçimidir” (Standing, 2014: 60-61).

Post-fordizmin dünya genelinde revaç kazanması ile Üçüncü İtalya[6] örneği zaman içinde çalışma hayatının tüm kollarına yansımıştır. Hem vasıflı hem de vasıfsız iş gücü bugünkü çalışma koşulları bakımından güvencesiz, geleceksiz yaşama koşullarına imkân verecek bir gelir düzeyine sahip olmayan, meslek ve beceri tanımı bulunmayan geçici işlerde çalışmaya mahkûm edilmiştir. “İş gücü piyasasındaki enformelleşme, esneklik ve heterojenliğin, eğretilik ve güvencesizliğin, eşitsizlik ve kutuplaşmanın artmasıyla belirginleşmektedir” (Erdut T. , 2005: 18).

Yeni çalışma koşulları, çalışan yoksulları “tek kullanımlık işçi”, “harcanabilir işçi”, “emre hazır işçi”, “kullanıp atılan işçiler”, “ihtiyaç fazlası işçi”, “işsiz” ya da sadece “güvencesiz” ve “aralıklı” istihdam edilen işçi olarak konumlandırmaktadır (Harvey, 2005: 169; Castel, 2003; Mingione, 2013: 24 akt. Kart, 2015: 159).

İyi bir işin nitelikleri ile iyi bir karakterin nitelikleri artık örtüşmüyor. (…) Bu değişimin en çarpıcı emaresi ‘‘Uzun vade yok’’*  şeklindeki slogan. Sadece bir veya iki kurumun koridorlarından adım adım ilerleyen geleneksel kariyerler yok oluyorlar; kişinin çalışma yaşamı boyunca becerilerini değiştirmeden ilerlemesi de mümkün değil artık. Günümüzde, en az iki yıllık üniversite eğitimi almış genç bir Amerikalı, çalışma yaşamı boyunca en az on bir defa iş değiştirmeye ve bu kırk yıllık sürede en az üç defa temel becerilerini yenilemeye hazır olmalı (Sennett, 2017: 21).

Sennett’in “Karakter Aşınması” (2017) kitabındaki Rico’suna atfettiği bu çarpıcı sözler bizim 21. yüzyıl hobolarımızın da maruz kaldıklarıdır. Gündelik işlerde çalışan bir işçi için bugün uzun vade düşünülememektedir. Onun tek amacı gününü kurtarmaktır. Kendisini tanımlayabilecek bir mesleği yoktur. Çünkü günün sonunda eve yevmiyesi ile dönebilmesi için elinden gelen her işi yapmak zorundadır. Her gün kendini tazelemeli, yeniden yeni birisi olarak yeni bir güne başlamalıdır. 

Ülkemizde göçmenler de; zaman içinde akrabalık ilişkileri, iş olanakları gibi gerekçelere göre belirli bölgelere yerleşmeye başlamış, kent içerisindeki çoklu dezavantajlılıkları neticesinde yeni yoksullar olarak ötekileştirilmiştir. Stavrides’in  (2018) vurguladığı gibi çoklu dezavantajlı gruplar, bölümlenmiş kentlerde onlara verilen adacıklarda belirledikleri taktikler ve gündelik hayatlarında kurdukları enformel ilişkilerle eşikler oluşturmuşlardır. İş piyasasında da formel sektörde yer edinemeyen göçmenler enformel çalışma alanlarında eğreti çalışma koşullarında kendilerine yer bulmuş; Türkiye’nin yeni prekaryası olmuşlardır.

Sanayi-öncesi toplumlarda hemen hemen tüm gereksinimlerden/ihtiyaçlardan yoksun olarak kabul edilen “gezgin serseriler” (vagabind), Robert Castel’in (2017: 97-98) tasviriyle göçmenlerin dengidir. Çünkü hem gezgin serseriler hem de göçmenler, kendi memleketleri dışında hayatta kalma imkânı aradıkları için birer yabancı sayılmaktadırlar. Her ne kadar Ortaçağ Avrupası’nda gezgin serserilik lüzumsuzluk, hırsızlık, fuhuş vb.  gibi nitelendirmelerle eş değer tutulsa bile; -kavramı yapısöküme uğrattığımızda- aslında bu mefhumun kapsamındaki çoğunluğun ‘düşük vasıflı’, ‘işsiz’ ve ‘göçmenler’ tarafından oluşturulduğu anlaşılmaktadır.

Günümüz prekaryasının atası olarak kabul edilebilecek gezgin serserilik ile tehlikeli sınıf olarak kabul edilmiş proletaryanın da ötesinde yeni tehlikeli sınıf olarak anılan prekaryanın en büyük benzeşliği, her ikisinin de güvencesizlik üzerinden temellendirilmesidir. Kayıtsızlığı, güvencesizliği ve geleceksizliği barındıran prekarya, tam da bu bağlamda günümüzde göçmenleri doğrudan içermektedir.

Zorunlu göç sonucu ülkemize geçiçi (buradaki geçicilik vurgusu da belirsizliğe yol açmaktadır) olarak yerleşmiş göçmenler; dil, din, etnisite, eğitim ve diğer pek çok nitelik/uzmanlık bakımından yetersiz, harici (outsider) ve dolayısıyla güvencesiz sayılmaktadır. Bu durum da göçmenler sahip oldukları çoklu dezavanajlılıkları ile prekaryanın da ötesinde Aygül’ün (2018: 184) ifadesiyle “hiper-prekarya” olarak bile tanımlanabilmektedir. Aygül’ün araştırmalarını Isparta’da sürdürdüğü çalışmasından da aktarılabileceği üzere mültecilerin iş gücüne katılımı ve piyasaya dair deneyimleri, yukarıda bahsi geçen yoksunluklar neticesinde yoğunlukla enformel sektörde sağlanmaktadır. Dil ve eğitim yetersizliği/denkliği karşılayamama ile mesleki becerilerini gösterebilme imkânı sunulmadığı için geriye doğru mesleki hareketlilik yaşayan  göçmenlerin, ayrıca mülteci istihdamında -din ve etnisite gibi farklılıklardan dolayı- çeşitli ayrımcılıklara maruz bırakıldıkları da gözlemlenebilmektedir (Aygül, 2018: 197-200).

Türkiye’de gerçekleştirilmiş bir takım alan çalışmalarından da (Özkarslı, 2015; Aygül, 2018; Akcan, 2018; Adar, 2018; Yiğit vd., 2020) görülebileceği üzere ülkemizde vasıfsız olarak adlandırılan özellikle tarım, gündelikçilik, hamallık gibi işlerde işverenler ucuz iş gücüne başvurmakta, ucuz iş gücünü ise küreselleşmeyle dalgalar halinde devam eden düzensiz göç ile gelen kaçak göçmenler de aramaktadırlar. Sonuç itibari ile ülkemizdeki göç aksiyonlarını baz aldığımızda enformel sektör çoğunlukla göçmen emeği üzerinden sağlanmaktadır.

Toksöz, Erdoğdu ve Kaşka’nın (2012) hem Antalya ilinde hem de İstanbul ilinde gerçekleştirmiş oldukları araştırmalarından da gözlemlenebileceği üzere turizm, bakım hizmetleri, tekstil ve inşaat gibi pek çok sektörde yer alan düzensiz göçmenler Aygül’ün de işaret ettiği gibi pek çok dezavantajlılık dolayısıyla düşük ücretlerde, esnek çalışma saatlerince ve güvencesiz bir ortamda çalış(tırıl)maktadır. Bu unsurlar da göçmen işçinin emeğinin sömürüsünü derinleştirerek göçmen işçiyi prekaryalaştırmaktadır.

Üstelik dil, din, etnisite, eğitim ve diğer pek çok bakımdan yoksun veyahut yetersiz dolayısıyla da çoklu dezavantajlı kabul edilen göçmenlerin, enformel sektör içerisinde çalışan kadınlar ve çalışan çocuklar olarak yer almaları da bu çoklu dezavantajlılığı daha da derinleştirmektedir. Türkiye’de toplumsal cinsiyet perspektifini benimseyen ve kırsal ve kentsel üretimde göçmen kadın emeğine yoğunlaşan çalışmalar mevcuttur. Bunlardan biri Dedeoğlu ve Bayraktar’ın (2018) “Tarımsal Üretimde Suriyeli Göçmen Kadın Emeği: Bereketli Topraklarda Zehir Gibi Yaşamlar” adlı çalışması iken, diğeri Ünlütürk Ulutaş ve Akbaş’ın (2018) “Ötekilerin Ötekisi: Denizli İşgücü Piyasasında Suriyeli Kadınlar” adlı makalesidir. Bahsi geçen çalışmalar dışında yakın zamanda yapılmış çalışmalarda da (Uçar, 2020; Sevlü, 2020; İlbuğa, 2020) temel kaygı ve ortak problem, günbegün artan güvencesiz istihdam koşullarında kadının emeğin sömürüsünün de artmasıdır. Bu durum zaten toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri bağlamında ‘ikincil konumda’ sayılan kadını göçmen kimliğiyle iş gücü piyasasında ya görünmez kılmakta ya da enformel sektörün içerisine hapsederek prekaryalaştırmaktadır. Benzer bir durum göçmen çocuklar üzerinden de gözlemlenebilmektedir (Harunoğulları, 2016; Lordoğlu & Aslan, 2018; Kahraman, 2018).

Emeğin  prekaryalaşması  ile  sermayenin  emek  üzerindeki  sömürüsünün  giderek derinleşmesi  doğru orantılıdır.  Emek  üzerindeki  sömürü  arttıkça  çalışmanın koşulları başta ücret ve iş güvencesini yok ederek en derin görünümlerine kavuşur ve güvenceli istihdam biçimlerini yok ederek bütün işgücünü geçici ve güvencesiz hale  getirip  emeği prekaryalaştırır. Bu bağlamda Türkiye iş gücü piyasası düşünüldüğünde özellikle enformel sektörün yeni çalışan yoksulları/yedek işgücü olarak kabul edilebilecek  olan göçmen emeği, emeğin prekaryalaşmasıyla kesişim göstermektedir.

4. Sonuç

Göçmen iş gücü, kapitalist dünya sisteminin temel eğilimlerinden biri olmuştur. Tarihsel gelişim sürecinde, göçmen iş gücü kullanımı çoğunlukla zorunlu göçlere dayanmaktadır. Görünen o ki, göçmen iş gücü kullanımı, küreselleşme olarak adlandırılan süreçte de enformel göçmen iş gücüne dayanmaktadır.

 Göçmen iş gücü, kapitalist birikim açısından, özellikle emek-yoğun, niteliksiz işlerin yapıldığı sektörlerde yedek işgücü olarak devreye sokulmaktadır. Bu yedek ordu genellikle emek kıtlığı çekilen veyahut çalışma şartlarının zor olduğu alanlarda ya da talep edilmeyen işlerde kullanılmaktadır. Uluslararası düzensiz göçler, 1980’den sonra, Türkiye’de de sıklıkla görülmeye başlamıştır. Avrupa ülkelerine gitmek için gelenler, sığınmacılar, yerleşmek için gelenler, çalışmak için gelenler ve insan ticareti mağdurları gibi farklı nitelikte göçmen grupların Türkiye’ye geldiği görülmektedir. Çoklu dezavantajlı gruplar olarak da nitelendirebileceğimiz bu gruplar Türkiye’nin enformel istihdam alanlarında yer bulmakta ve yeni prekaryasının oluşturmaktadır.

Prekarya olarak da tanımlayabileceğimiz göçmen işçiler, emek-yoğun niteliksiz işlerde çalıştırılmaktadır. Bu işlerde taşeronlaşma ilişkileri çok yaygındır ve göçmen işçiler taşeronlar tarafından çalıştırılmaktadır. Taşeron ilişkiler kullanılarak, yapılacak olan iş ilk ihale edildiği aşamadan başlayarak defalarca el değiştirmektedir. Böylece, ekonomik faaliyet kayıt-dışına çıkartılmakta, daha da önemlisi olası denetimler olanaksız hale getirilmektedir. Yeni-liberal politikaların hayata geçirilmesi sürecinde, işgücü piyasalarını topyekün esnekleştirme çabaları, enformel sektörlerde zaten son derece kırılgan olan çalışma ilişkilerini işçiler aleyhine daha da kötüleştirmektedir.

Dil, din, etnisite, eğitim düzeyi gibi pek çok bakımdan ‘öteki’ olarak kabul gören göçmenler, çoklu dezavantajlılığa maruz bırakıldıkları kent deneyimlerinde yalnızca ucuz/yedek iş gücü olarak görülmekte; güvencesiz istihdam koşullarında yer almaktadır. Bu durumun önüne geçilmediği takdirde enformel sektör içerisinde yer alan ve oldukça büyük bir kitleye karşılık gelen çoklu dezavantajlılık dahilindeki göçmenler, günden güne vasıfsızlaştırılarak dışlanmakta ve suça yönel(til)mekte, çalışmak zorunda bırakıldıkları düşük ücretler dolayısıyla yerli iş gücünü de doğrudan etkilemekte ve -belki de en önemlisi- istenmemenin yükünün çaresizliğiyle en güvencesiz yollardan bulundukları ülkeyi terk ederek bir nevi Foucault’nun çokça söz ettiği delilerin gemileri gibi meçhule giden gemilerle ölüme terk edilmektedirler. Bu yüzden bu hususu dikkate alıp toplumlardan gerekli sağduyu; ilgili birimlerden ise gerekli politikalarla dikkat çekilmesi ve önüne geçilmesi,  temel insan haklarını korumak adına insani bir görev olarak algılanmalı ve harekete geçilmelidir.

Kaynakça

Nisan 21, 2021 tarihinde T.C İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü: http://www.goc.gov.tr/icerik/goc-tarihi_363_380 adresinden alındı

Nisan 22, 2021 tarihinde T.C İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü: http://www.goc.gov.tr/icerik6/duzensiz-goc_363_378_4710_icerik adresinden alındı

Adar, A. Ş. (2018). Türkiye’de Yeni Prekarya Suriyeli İşgücü mü? Çalışma ve Toplum(1), 13-36.

Adıgüzel, Y. (2020). Göç Sosyolojisi. Ankara: Nobel Yayıncılık.

Akcan, A. T. (2018). Türkiye İş Gücü Piyasasında Suriyeli Sığınmacıların Yeri ve Etkileri. SGD-Sosyal Güvenlik Dergisi, 8(2), 59-73.

Anderson, N. (2017). Hobo: Evsiz Adamın Sosyolojisi. (E. Pınar, Çev.) Ankara: Heretik.

Aygül, H. H. (2018). Mültecilerin İş Gücüne Katılımı ve Piyasaya Dair Deneyimleri. H. H. Aygül, & E. Eke (Dü) içinde, 21. Yüzyılda Uluslararası Göç ve Mülteciler: Bir Türkiye Perspektifi (s. 179-210). Ankara: Nobel Yayıncılık.

Bhalla, A. S. ve Lapeyre, F. (2004). Poverty and Exclusion in a Global World. Palgrave Macmıllan. New York.

Castel, R. (2003). From Manuel Workers to Wage Laborers. (R. Boyd, Çev.) New Brunswick ve Londra: Transformation of the Social Question.

Castel, R. (2017). Ücretli Çalışmanın Tarihçesi. İstanbul: İletişim Yayınları.

Dağdelen, G. (2011). Türkiye’nin Görünmeyen Emekçileri: Yabancı Göçmenlerin Çalışma Hayatlarına Genel Bir Bakış. Çalışma Ortamı Dergisi(117).

Dasgupta, P. (1995). The Population Problem: Theory and Evidence. Journal of Economic Literature (33)4, 1879-1902

Dedeoğlu, S. ve Bayraktar, S. S. (2018) “Tarımsal üretimde Suriyeli göçmen kadın

emeği: Bereketli topraklarda zehir gibi yaşamlar” Ulutaş, Ç. Ü. (der.) Feminist

Sosyal Politika: Bakım, Emek, Göç içinde, NotaBene, İstanbul, 247-280.

Eke, E. (2018). Türk Kamu Yönetimi Açısından Göç Politikası ve Teşkilat Yapısı: Güncel Bir Perspektif. H. H. Aygül, & E. Eke (Dü) içinde, 21. Yüzyılda Uluslararası Göç ve Mülteciler: Bir Türkiye Perspektifi (s. 37-62). Ankara: Nobel Yayıncılık.

Erdut, T. (2005). İşgücü Piyasasındaki Enformelleşme ve Kadın Gücü. Çalışma ve Toplum, 11-49.

Erdut, Z. (2007). Enformel İstihdamın Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Etkileri. Çalışma ve Toplum, 53-82.

Harunoğulları, M. (2016). Suriyeli sığınmacı çocuk işçiler ve sorunları: Kilis Örneği. Göç Dergisi, 29-63.

Harvey, D. (2005). A Brief History of Neo-liberalism. Oxford: Oxford Univercity.

İçduygu, Aksel, & Damla. (2012, Eylül). Türkiye’de Düzensiz Göç. Uluslararası Göç Örgütü.

İlbuğa, E. U. (2020). Antalya’da Göçmen Kadınlar ve Yaşam Koşulları. Akdeniz İletişim Dergisi, 134-147.

Kahraman, F. (2018). Mültecilik, Refakatsizlik ve Çocukluk: Suriyeli Refatsiz Mülteci Çocukların Türkiye’deki Durumu. H. H. Aygül, & E. Eke (Dü) içinde, 21. Yüzyılda Uluslararası Göç ve Mülteciler: Bir Türkiye Perspektifi (s. 211-234). Ankara: Nobel Yayıncılık.

Kapar, R. (2016). Gelişmiş Ülkelerde Enformel İstihdamın Boyutları. Muğla Üniversitesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü.

Kart, E. (2015). Yoksulluğun Mekanlarında Borçluluğun ve “Borçlu’nun Üretilişi”. Praksis(38), 159.

KEİG Platformu. (2014). Çalışma Yaşamında Eğretilik, Eğreti İstihdam ve Atipik İstihdam İlişkisi. İstanbul.

Keser, İ. (2011). Göç ve Zor: Diyarbakır Örneğinde Göç ve Zorunlu Göç. Ankara: Ütopya Yayınevi.

Kumar, K. (2013). Sanayi Sonrası Toplumdan Post-Modern Topluma (4. b.). Ankara: Dost Kitabevi.

Lordoğlu, K. (1998). Enformel İstihdam ve Sosyal Güvenlik Sorunu. Ekonomik Yaklaşım, 9(31), 5-23.

Lordoğlu, K., & Aslan, M. (2018). Görünmeyen Göçmen Çocukların İşçiliği: Türkiye’deki Suriye’li Çocuklar. Çalışma ve Toplum, 715-731.

Lordoğlu, K., Kıroğlu, M., & Tanyılmaz, K. (2004). Türkiye’de Enformel İstihdam ve Yabancı Kaçak İşgücü. Marmara Üniversitesi. İstanbul: Uginar Proje Raporu.

Mingione, E. (2013). İleri Endüstriyel Dünya’da Kentsel Yoksulluk: Kavramlar, Analizler ve Tartışmalar. Ö. Aytaç, & S. İlhan (Dü) içinde, Kentsel Yoksulluğu Yeniden Düşünmek (s. 4-24). Ankara: Yordam Kitap.

Mollaer, E. C. (2018). Chicago Okulu ve Gündelik Hayat: ‘Gerçek Araştırmada Ellerini Kirletmek’. A. Esgin, G. Çeğin , A. Esgin, & G. Çeğin (Dü) içinde, Gündelik Hayat Sosyolojisi: Temalar,Sorunsallar ve Güzergahlar. Ankara: Phoenix Yayınevi.

Özkarslı, F. (2014). Suriye’den Türkiye’ye Göç ve Suriyelilerin Enformel İstihdamı. Artuklu Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü, Mardin.

Özkarslı, F. (2015). Mardin’de Enformel İstihdamda Çalışan Suriyeli Göçmenler. Birey ve Toplum, 5(9).

Sennett, R. (2017). Karakter Aşınması. (B. Yıldırım, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Sevlü, H. (2020). Gündelik Direniş Deneyimleri: Gaziantep’te Suriyeli Kadınlar. Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Türkiye’de Göç Araştırmaları, 56-79.

Standing, G. (2014). Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf (1. b.). (E. Bulut, Çev.) İstanbul: İletişim Yayıncılık.

Stavrides, S. (2018). Müşterek Mekân: Müşterekler Olarak Şehir. (C. Saraçoğlu, Çev.) İstanbul: Sel Yayıncılık.

Toksöz, G., Erdoğdu, S., & Kaşka, S. (2012). Türkiye’de Düzensiz Emek Göçü ve Göçmenlerin İşgücü Piyasasındaki Durumları. IOM International Organization for Migration.

Uçar, C. (2020). Gaziantep Parça Başı Emek Piyasasının Suriyeli Kadınları: Emek, Zorunlu Göç ve Şiddet. Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Türkiye’de Göç Araştırmaları, 38-55.

Unat, N. A. (2017). Bitmeyen Göç: Konuk İşçilikten Ulus-Ötesi Yurttaşlığa. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Ünlütürk Ulutaş, Ç., & Akbaş, S. (2018) “Ötekilerin ötekisi: Denizli işgücü piyasasında

Suriyeli kadınlar”, Ünlütürk Ulutaş, Ç. (der.) Feminist Sosyal Politika: Bakım,

Emek, Göç içinde, Notabene, İstanbul, 281-308.

Yiğit, E., Kart, E., & Demiriz, G. (2020). Migration, Spatial Complexity and Syrians in Labour Market in Turkey. International Review of Migration and Refugee Studies, 1(1), 23-40.


[1] T.C İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, 2021

[2] (Lordoğlu vd., 2004)

[3] (T.C İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü)

[4] Gayrisafi millî hasıla

* Precarious (güvencesiz) sıfatı ile proletariat (proletarya) isminin birleştirilmesi ile oluşan bir terimdir.

[5] Standing’in (2014, s. 21-22) yeni sınıf yapısında tepede en az sayıda olağanüstü derecede zengin ve küresel vatandaş statüsündeki elit sınıf vardır. Elit sınıfın altında ise büyük şirketlerde, devlet ve kamu kuruluşlarında yoğun olarak istihdam erişimi sağlayan maaşlı sınıf bulunmaktadır. Maaşlıların yanında ise profesyonel teknisyen sözcüklerinin birleşiminden elde edilmiş bir terim olan profisyenler vardır. Bugünün profisyenleri Orta çağ’ın zengin şövalyeleri, küçük toprak sahipleri, beyler olarak düşünülebilir. Profisyenlerin altında el emeği ile çalışanlar vardır. En alt tabakayı ise işsizler ile prekarya paylaşmaktadır.

[6] Bkz. (Kumar, 2013)

*Orijinal dilinde: ‘‘No long term’’