Tanıl Bora: Üniversite, genç insanın kendi olağan, sıradan, yerel dünyasından başka dünyalara yolculuk yapması anlamına gelmeli

0
1187

Yazarlarımızdan Özge İpek Esen’in Tanıl Bora ile akademi üzerine yapmış olduğu söyleşiyi ilginize sunuyoruz:

Bu söyleşiye ilham veren içerikten kısaca bahsetmek isterim. Lisansüstü eğitimime başladığımda akademinin amacına ve etkisine yönelik birtakım düşünceler, sorular vardı kafamda. Yüksek lisans eğitimim bitince de bu soruların ve cevapların biraz değiştiğini fark ettim. Ben bir öğrenci olarak bu değişiklik üzerine kafa yoruyordum ama acaba akademinin “öte tarafını” bilenler neler düşünüyor, ne sorular soruyor diye merak edip Toplum ve Bilim dergisinin “Olağanüstü Zamanlarda Akademinin İmkânı” başlıklı 156. sayısını edindim. Yuvarlak masada şöyle bir şeyden bahsediyorsunuz: 2000’li yılların başında kamusal entelektüel ve aşırı “profesyonelleşmiş” akademi ayrımı tartışılıyordu. Aradan 20 yıl sonra bu ayrımı etkileyen bir “kamusallık” çıktı: sosyal medya. Ben şunu merak ediyorum, sosyal medya bu profesyonelleşmeyi kırmış mıdır? Kamusal entelektüeli nasıl etkiledi sizce? Akademiyi nasıl etkiledi?

Fazla söz söylemekten kaçınıyorum zira kendim sosyal medya kullanıcısı değilim, doğrudan gözlemim yok. Elbette gözlemlerim var, kanılarım var ama sahanın içinde değilim.

Profesyonelleşmeyi kıran bir yanı olduğu kesin. Herkesin her şeyi söyleme imkânını genişletiyor sosyal medya. Gerçi sözü ve söz söyleyeni baskılama, yıldırma, cezalandırma imkânlarını da çoğaltıyor, malum! Hitap çerçevesini genişletiyor. Kanaatini veya bir fikrin “özünü” veciz bir şekilde ifade etme icabı nedeniyle, vulgarize etme becerisini geliştiriyor – veya “tahrik” ediyor. Vulgarizasyon toptan kötü bir şey değil; basitleştirme, uzman olmayanların da anlayacağı bir şekilde söyleme yanıyla, kamu yararı vardır. Bu yanı var, kesin.

Ama vulgar’in biliyorsunuz bir de “adi, bayağı” anlamı var; yani aşırı basitleştirme, fazla indirgeme riski var. Bence şu konuştuğumuz mesele açısından esas risk, vulgarize edilecek birikimin kıtlaşması, seyrelmesi… Zira vulgarize etmek için de, elinizde sağlam bir malzeme, bir birikim olmalı ki ondan süzdüğünüz özet, sağlam olsun. Sosyal medyanın heyecanının ve şehvetinin, “uzun yazı” okuma alışkanlığını aşındıran bir etkisi var sanırım.  Her şey bir yana, vakit sermayesini ve enerjiyi çok fazla kemirdiği için…

Üniversite ve akademinin aslında birbirinden farklı olduğunu, birinin öğretme diğerinin de araştırma amacıyla kurumsallaştığını biliyoruz. Barış Akademisyenleri üniversiteden ihraç edildikten sonra akademiler kurmaya başladılar. Eğitimin çevrimiçi yürütülmesinin ardından atölye ve seminerlerde de bir artış gözlendi. Hem “fenomen hoca akımı” hem de bu akademiler, atölyeler ve seminer dizilerinin etkisiyle üniversitedeki öğretim ve araştırma dualizmi nasıl etkilenmiştir?

Yine aynı, iki yanlı bir durum… Bilginin, fikrin, sözün, “konuların” popülerleşmesi, yaygınlaşması, meslek camialarına sıkışmaktan çıkması, iyi. Buna hiç şüphe yok.

Tereddüt uyandıran yanı ne? “Tüketici” bir etkinlik bu. Etkileşim yanı zayıf. Özellikle çevrimiçi platformdaki etkinlikler söz konusu olduğunda, öyle. İzleyici-dinleyici pasif bir konumda oluyor esasen. Anlatan-konuşan için de bir etkileşim noksanı var; çok zaman dinleyenlerin çehresini bile göremiyor. Sadece soru-cevap değil, etkileşim çok önemli, belirli bir sürekliliği olan bir ilişkinin kurulması çok önemli. Üniversite faaliyeti buna muhtaçtır, ihtiyaç duymalı. Bir de, sözlü’nün –ve görsel’in, işitsel’in- yazılı’yı kovmasından endişe ediyorum. Zaten gidişat o yönde; bunu kuvvetlendirmesinden endişe ediyorum.

Bilim denince hâlâ fen bilimleri geliyor akla. Ama bilimin yapıldığı mekân olarak üniversite fazlasıyla sosyal bilimlerle ilişkili bir şeymiş geliyor bana. Kamusal entelektüel, piyasaya entegre olmuş akademisyen tartışmaları da sadece sosyal bilimcilerin gündemiymiş gibi. Sanki üniversitenin geleceği sosyal bilimlerin işiymiş gibi, siz ne dersiniz; fen bilimciler bu işin üzerine yeterince düşüyor mu sizce? Belki Boğaziçi bunun aksi bir örnektir.

Fen bilimleriyle sosyal teori arasındaki temassızlık, elbette çok önemli bir mesele. Bugünün meselesi de değil, yapısal diyebileceğimiz bir mesele.

Salgın döneminde bu kopukluk hem fark edildi, hem de biraz olsun temas sağlandı. Bizzat bu temas alanında duran bir bilgi ve deneyim alanı olan tıbbın, sağlık bilimlerinin kazandığı önem de, bu bakımdan işlevsel oldu. Özellikle, tıbbın ve sağlık bilimlerinin sosyal “ilgi” ile, sosyal teori ile ilişkisini kurmaya azmeden hekim, tıpçı ve sağlıkçıların katkısına çok şey borçluyuz. Bu iletişimin devamlılık kazanmasını dileyelim.

Fen bilimcilerin bu konudaki düşüncelerini bilmiyorum, bu bilgisizliğim de sözünü ettiğim temassızlığın bir örneği olabilir! Ama düşünenler olduğunu biliyorum. Belki, kendi camiaları dışına seslenme saikleri zayıftır veya sözlerini ulaştırmakta engellerle karşılaşıyorlardır. Her halükârda, fen bilimcilerinin kamusal sözüne ihtiyacımız var, bilgilerini yukarıda bahsettiğim müspet anlamıyla vulgarize etme becerilerini geliştirmelerine ihtiyacımız var. Bunlarla doğrudan bağlantılı olarak, bahsettiğiniz eleştirel yorumlarını daha fazla işitmeye ihtiyacımız var.

Akademinin dönüştürücü rolü üzerine bir soru sormak istiyorum. Üniversite, sınıfsal geçişe yol açan kurumlardan biriydi. Bunu Bourdieucü kültür meselesi açısından da soruyorum. Şimdi üniversiteli biriyle bir sanayi işçisinin zevkleri arasında derin bir fark yok. Aynı müzikler dinleniyor, aynı esprilere gülünüyor, aynı yerden giyiniliyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tamamen aynı mı, gerçekten? Aksini ima ettiğimden değil, gerçekten merakla soruyorum. Galiba daha alacalı bir durum var. Ortak küreler var ama ayrı küreler de var pekâlâ. Genel olarak, sadece üniversitelilerle-gençlerle ilgili değil, kesişimsiz “kamuoylarının” var olduğunu düşünüyorum. Sürpriz kesişim sahaları da var, temassız kamuoyları da var. Veya temassız alt-kültürler diyelim. Bourdieu diliyle konuşursak, ince ayrımlar da, hâlâ mevcut.

Bu açtığınız konuda taşra üniversitelerinin etkisini unutmamalıyız. Taşra üniversiteleri, ki çoğunun öğrenci tabanı o havalinin gençlerinden oluşuyor, öğrencilerin başka bir “dünyaya” girmeden, hiçbir şeyi “yabancılamadan” üniversite deneyimi yaşamalarını sağlıyorlar. Üniversite “ayaklarına geliyor,” iktidarın övündüğü üzere. Oysa üniversite, genç insanın kendi olağan, sıradan, yerel dünyasından başka dünyalara yolculuk yapması anlamına gelmeli. Bu illa başka bir yere gitmeyi gerektirmeyebilir ama başka bir yere, mümkünse bir büyük şehre gitmenin, bu imkânı genişleteceği kesin. Sorunuzla doğrudan bağlantılı değilse de, bir alakası olduğunu düşünüyorum. Sınıfsal-kültürel “mobilizasyonla” ilgili, zira.

Bir de fildişi kule meselesi var. Bundan bir süre önce, belki de muhalif olmanın çok da hoş karşılanmadığı zamanda demeli, kuram bilmek çok yüceltiliyordu çünkü kuram bir nevi bir fildişi kule gibiydi. Güncele hiç değmeyen tezler, makaleler yazmayı arzulayan arkadaşlarım vardı. Kamusal entelektüellik nitelikli üniversitelerdeki hocaların işi değildi, yani o zamanlar bizim aramızda böyle bir algı paylaşılıyordu. Ama şimdi güncele dair bir söz söylemekten kaçınılamıyor. Özellikle tez basımında öne çıkan bir yayınevi editörü olarak bu konudaki gözlemlerinizi bizimle paylaşır mısınız?  Belki bu soruyu “Twitter akademisi” bağlamında da değerlendirebilirsiniz. Zira orada akademik üretim yapıldığını düşünen bir kitle de var.

Fildişi kuleye tamamen de kahretmemek gerektiğini düşünürüm. Evet, fildişi kuleye kapanmak, dünya yansa aldırmadan kafaya taktığı ince meseleyle, teferruatın teferruatı bir meseleye gömülmek, evet, bir toplumsal ve siyasal sorumsuzluktur, müstehcen bile gelir insana, doğru. Beri yandan, dünya yansa o meseleye gömülmenin, bir sebat kahramanlığı yanı da olabilir. Gönlüm diyor ki, kamusal-siyasal etkinliğin gerçekten demokratikleştiği, yani yayıldığı ve kitleselleştiği bir vasatımız olsa, onun içinde fildişi kulelere de imkan olsa…

Sorunuza geleyim. Farklı tavır ve eğilimleri ayırt edebiliriz. Güncelin elbette büyük bir cazibesi, çekim gücü var. Elbette, gereği de var. Güncele ve gündeme kaçınılmaz olarak “takılıyoruz,” takılmak da lazım. Ancak güncelin-gündemin hızla aktığını, gün be gün hatta yarım günde değiştiğini ve gündemi belirleme kudretine sahip olanlarca belirlendiğini de unutmamak gerektir, değil mi?  Yani evet, güncelle-gündemle teması yitirmemek, toplumsal-siyasal sorumluluğun icabı. Fakat güncelin-gündemin içeriğine ve önceliklerine eleştirel bakmak ve “kendi gündemini” takip etme iradesi de aynı sorumluluğun icabı. Mesafe ayarları, önemli.