Ötekileştirilmiş Bir Bedenin İmali: “Engelliler” | Osman Öztürk

0
475

Özet

Engellilik, insanlığın var olmasıyla birlikte görünür hale gelmiştir. Engellilik doğuştan veya sonradan meydana gelerek; bedensel, zihinsel, görme, otizm(spektrum), işitme, ruhsal ve duygusal, dil ve konuşma, süreğen(kronik) ve sınıflanamayan ölçütler şeklindeki rahatsızlıklar tıp literatüründe yer almaktadır. Engellilik sadece Sağlıksal bir problem olmamakla birlikte bireylerin vücut özellikleriyle de yaşadığı toplumun özellikleri arasındaki etkileşimi gösteren iç içe geçmiş bir olgu olarak da karşımıza çıkmaktadır. Engellilik kavramı günümüz toplumlarında da süre gelen bir Dezavantajlılık halidir. Bu çalışmada literatürde yapılan çalışmalardan destek alınarak engelli bireylerin toplumda var olma bilincine ilişkin kavramsal çerçeve sunulması amaçlanmaktadır. Bu amaç doğrultusunda toplumda dezavantajlı grup olarak engelliler kavramsal boyutlarıyla tartışılmıştır. Literatürde yapılan çalışmalarda, toplum tarafından engelli bireylere atfedilen toplumsal dışlama, ötekileştirme ve ayrımcılık gibi kavramlar yer almaktadır. Bedensel farklılıkların toplumsal yapılar tarafından, bazı bedenlere yönelik hem norm hem de norm dışı yani ‘öteki’ şeklinde ifade edilmiştir. Engelli bireylerin, toplumsal yaşamda farklı alanlara yönelik katılımlarının, eğitim ve sağlık gibi temel haklara sahip olmalarındaki engellerin ortadan kaldırılması için öncelikli olarak, engelliliğin bir sorunmuş gibi görünmesine sebep olan anlayışla beraber dönüşüm gerçekleşmesi gerekmektedir.

Anahtar Kelimeler: Engellilik, Ötekileştirme, Engellilik Sosyolojisi, Toplum, Engelli Birey

Giriş

Engelli; doğuştan veya sonradan herhangi bir nedenle zihinsel, bedensel, duyusal ve sosyal yeteneklerini çeşitli ölçütlerde fonksiyonal olarak kaybetmesi sebebiyle toplumsal hayata idame sağlamada ve gündelik hayatın ihtiyaç gereksinimi karşılamada zorlukları olan ve korunma, bakım, rehabilitasyon, danışmanlık ve destek hizmetlerine ihtiyaç duyan kişidir (Özürlüler kanunu ve ilgili mevzuat, 2008). Böylelikle tanımsal çerçeveden bakıldığında engellileri; zihinsel, ruhsal ve bedensel olarak üç hatlı bileşen gruplara ayırabiliriz. Bu durumda gruplar kendi içerisinde ayrıca gruplarda ayrılmaktadır. Örneğin zihinsel engelliler; görme, işitme, konuşma, otizm(spektrum) ve ortopedik engelli olarak sınıflara ayrılmaktadır.

Engellilik, evrensel bir olgu olmakla beraber kitlesel bir sorun haline gelmektedir. Dünyada herhangi bir engellilik sıkıntısıyla hayatını idame etmek zorunda kalan bir milyardan fazla insan topluluğu olduğu varsayılmaktadır. Bu nüfusun üç yüz milyonu ise gündelik hayatlarında sorunlarla karşılaşmaktadır. Bu durumda gelecek yıllarda engelli birey sayısında artışlar yaşanacağı varsayılmakta olup ve bu artışların engelli bireylere sunulmuş veya sunulacak olan temel hizmetler noktasında ilgili kurumlarca endişelere sebebiyet verildiği düşünülmektedir. Dünya çapında, herhangi bir engeli olmayan insanlara istinaden engeli olan insanların elverişsiz sağlık koşullarına, eğitimde sorunlara ve geliri diğer insanlara göre daha az olmasıyla yüksek yoksulluk değerlerine sahiptir. Engelliler; ulaşım ve bilgi edinme, istihdam gibi temel hizmetler noktasına ulaşmada sıkıntılar çekmektedir (Dünya Sağlık Örgütü, 2010). Devlet İstatistik Enstitüsü Başkanlığı ve Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı ortaklığı ile gerçekleştirilen Türkiye Özürlüler Araştırması 2002, Türkiye’de engellilik alanında gerçekleştirilen en kapsamlı araştırmadır. Bu araştırmada, engelli nüfusunun toplam nüfus içerisindeki oranı %12,29 olarak tahmin edilmiştir.

Toplumsal hayatın her kademesinde birçok engellerle yüz yüze gelen engelli bireylere yönelik çalışmalar farklı alan ve disiplinlerde yürütülüyor olsa dahi engelliliğin durumu, yaklaşım biçimi, yeri, çalışmaların türü ve sıklığında farklılıklar meydana gelebilmektedir. İnsan ırkının var olmasıyla birlikte aynı tarihe sahip olunmasına rağmen, engellilik uzun bir dönem boyunca ifade edilmemiş olup engellilerin yaşamış oldukları deneyimleri ve engellilik sorunlarının tasfiyesi genel anlamda akademik çevrede uzun bir süre boyunca kayda değer olarak algılanmamıştır (Oliver M. , 1990, s. 23).

Engellilere yönelik yapılan toplumsal ve kültürel faaliyetlerden, sosyal ilişkilerden, temel hizmetlere erişimden, iktisadi ve çevresel sahadan alıkoyarak ikinci bir engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, engelli bireylerin toplumsal hayattan dışlanmasına sebebiyet verebilir. Engelli bireylerin yaşamış oldukları kötü durumları birkaç durumla sınırlı olamamakla birlikte birçok faktörler söz konusudur. Özellikle zihnen engeli olan bireylerin, toplum tarafından birtakım olumsuz eylemlere maruz bırakılmaktadır. Dezavantajlı gruplar; sosyal ve ekonomik yaşama aktif olmakta güçlük çeken bireyler olarak adlandırılabilir. Dezavantaj denildiği zaman sosyal ve iktisadi yaşama güçlük çeken, sahip olmuş olduğu koşullar doğrultusuyla avantajsız bir duruma düştüğü söylenilmektedir. Dezavantajlı Gruplar; gençler, çocuklar, eski hükümlüler, göçmenler, kadınlar, yaşlılar ve engelliler olmak üzere 7 farklı sosyal gruplardan meydana gelmektedir.

Çalışma içeriği açısından belirttiğimiz sosyal gruplardan hepsi ele alınmamıştır. Engelliler, kısıt olarak kabul edilmesiyle araştırmaya gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bir bireyin engelli olması, avantaj ya da dezavantajlı davranışlara sadece bireyin maruz kaldığı anlamına gelmemekle beraber engelli bireylere sahip olan aileler, engelli birey aile ferdine mensup olduğundan dolayı birtakım dezavantajlılıklar da yaşanmaktadır. Engelli bireyler yaşamları boyunca karşılaştıkları sorunları çözmede öncelikle topluma aktif bir şekilde katılması ve uyum sağlaması gerekmektedir. Katılım ve uyum sağlanmasında en kayda değer husus ise bireylerin sosyalleşme aşamasında edinmiş oldukları bilgi, kültür ve yetenekleri olabilecektir. Böylelikle engelli bireyler başarılı bir şekilde sosyalleşmeden geçmeleri gerekmektedir. Toplumda yaşayan diğer insanlar gibi engellilerinde ait oldukları habitusun içerisinde yani toplum içerisinde bir sosyalleşme aşamasından geçmekte ve bu aşamada kendilerini dezavantajlı bir durum olarak görmeyip uyum sağlamaya çalışmalıdır. Toplumsal aidiyetlik bağlarına rağmen engelliler kendileri gibi olmayan veya ‘normal’ olarak atfedilen bireylerden daha farklı sözlere maruz kalmasıyla ve engelinden dolasıyla toplumsal dışlanmaya maruz kalarak ötekileştirme durumu meydana gelmektedir.  

Kavramsal Çerçeve ve Sosyal Bağlam

1. Engelli Kavramı ve Engellilik Olgusu

Kavramsal boyutuyla engelliliğin evrensel bazda ifade edilmesinden ziyade kavramın, her toplumun kendi içindeki koşullara münhasır olarak ele alınması daha makbul olacaktır. Diğer bir deyişle de, engellilik olgusu, her bir toplumda ve çağlarda aynı derecede değerlendirilmeye alınmamış olup toplumsal ve tarihsel şartlardan dolayı farklılık arz etmektedir. Bunun yanı sıra engellilik olgusu, engelinin çeşidine, ağırlık derecesine ve meydana geliş sürecine göre de farklılıkları barındırmaktadır (Arıkan, 2001, s. 46).

Oliver’a göre, modern toplumlarda engelliliği ifade eden kavramın hegemonyadan beslendiği kaynaklar tek tipçilik ve tıbbileştirme anlayışı hâkim olmasından kaynaklıdır (2011b, s. 227-228). Modernleşmenin ilk zamanlarındaki engellilik söylemleri tıbbi açıdan bakmakla birlikte, son zamanlarda çevresel ve toplumsal şartlar üzerinde durulmaktadır. Böylelikle birden fazla engellilik açıklamalar ve yasal düzenlemeler bu çerçeveden hayata geçirilmiştir. Dolayısıyla engellilik için fazlalıkla tıbbileştirilmiş ifadeler ve anlayışlar tatmin etmemiştir. Bu doğrultuda ifade ediliş biçimleri ve tanımsal boyutları, engelliliğin toplumsal ve kültürel boyutları göz ardı edilerek bireylerin sosyalleşmesi doğrultusunda temel hak ve özgürlüklere set çekilmiştir.

Engellilik olgusu, tek bir bedensel yeti ve işlevlerle ilgili bir olgu olmamakla beraber çevresel faktörlerinde uygun bir biçimde ayarlanamaması ve toplumsal katılımla da ilgili bir durumdur. Böylelikle engelli bireylerin; zihinsel, biyolojik ve ruhsal bazı yetilerdeki noksanlıklardan dolayı meydana gelen meselelere çeşitli sosyal, ekonomik ve çevresel etmenlerdeki engellerin eklenerek sosyal yaşama aktifleşmede güçlük çeken kişilerdir.

Engelli Haklara Dair Sözleşme’nin ilk maddesi ele alındığında; “Engelli kavramı diğer bireylerle aynı şartlar altında topluma tam manasıyla ve aktif bir biçimde katılım sağlamalarındaki engeller uzun bir süre boyunca zihinsel, fiziksel, düşünsel veya algısal bozuklardan oluşabilecek meseleleri içeren kişilerdir.” Böylelikle Engellilerin Haklarına Dair Sözleşme, engelli bireylerin maruz bırakıldıkları dışlayıcı ve ayrımcı faktörlerin taraf devletlerce yok edilerek engelli bireylerin sahip olmuş oldukları temel hak ve özgürlüklerinin eşit bir biçimde muhafaza edilmesi gerekmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 2005 senesinde kabul olan 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun’un 3. maddesi c bendi esas alındığına göre engelli, “Fiziksel, zihinsel, duyusal ve ruhsal yetilerden çeşitli seviyelerde noksanlıklardan mütevellit topluma diğer bireylerle beraber aynı şartlarda tam manasıyla ve aktif bir şekilde katılımı sınırlayan çevre ve tutumlardan etkilenen bireyi” ele almaktadır. Bu doğrultuda, engellilik perspektifinden en önemli olan husus, kanun engelliği toplumsal şart ve tutum olarak değerlendirilmesidir.  

Engellilik kavramının tanımsal bağlamda ilk olarak net hale gelmesi Uluslararası Yetersizlik, Engellilik ve Sakatlık Sınıflandırması (ICIDH) ile söz konusu olmuştur.  1980 senesinden yapılan kongre sonrasında, Dünya Sağlık Örgütü’nün 2001 senesinde ilerlettiği yeni bir sınıflama olan İşlevsellik, Yeti yitimi ve Sağlığın Uluslararası Sınıflandırılması (ICF) uygun bulunmuştur (Burcu , Türkiye’de Özürlü Birey Olma, Temel Sosyolojik Özellikleri ve Sorunları Üzerine Bir Araştırma, 2007, s. 54). Dünya Sağlık Örgütü tarafından da, ICIDH şemasında birtakım değişikliklere gidilerek ICF şeması biçimde güncellemeler yapılmıştır. Böylelikle yapılan düzenlemede “engellilik” kavramının yerine eylemi kısıtlamasını anlamı çıkan “engellenme” kavramı dolaşıma girmiştir. “Yeti yitimi” kavramı eski haliyle fizyolojik ve psikolojik hususunda işlev veya yapı kaybı olarak tekrar dolaşım ağına girmiştir. “Özürlülük” kavramını dolaşım ağından kaldırılmıştır (Thomas, 2011, s. 35).

Engellilik ifadesinin daha anlaşılır olması için etkilenen faktörlerin göz önünde bulundurulması ve bu sayede de engelliliğin farklı yönleri ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ayrıyeten engellilik olgusu, uzun bir süreç diliminde tıp biliminde çalışma konusu olarak da ele alınmıştır. Bu tıbbi perspektif, engelli bireylerin sosyal yaşamdaki özgürlükleri ve hakları çerçevesinde ele alınmalarını ve toplumsal manada aktif olarak birer yurttaş olmalarının önüne geçmiştir. Bu durumda perspektifteki değişikliği, engellilik olgusunun tıbbi açıdan sosyal bir açıya doğru yönelmesi anlamı taşımaktadır (Güngör & Güneş, 2012, s. 26). Bu yeni perspektif, engellilik olgusunu içeren tanımsal ifade edilmelerinde değişmesine ve tıbbi hegemonik yapının sarsılmasına sebebiyet vermiştir. Böylelikle kültürel ve toplumsal faktörlerinde incelenmesinin önü açılmış oldu. Nitekim yeti kaybı olan bireylerin eylemlerinin sınırlandırılması olarak belirtilen engelliliğin asıl sebebi, engelli bireylerin topluma katılamamasıdır. Tıbbi modelin ilerlediği tanımsal olarak da engellilik, bireysel şartlara bağlanmaktadır. Bireylerin birden fazla sebeplerden mütevellit yaşamış oldukları meselelerin ancak ve ancak tıbbi tedavi ve rehabilitasyonlarla çözülebileceğine inanmaktadırlar. Nitekim sosyal modelin ifadesinde engellilik, bireysel şartlara bağlı kalınmamakta, toplumsal ve kültürel çepere bağlı kalmaktadır (Burcu , Türkiye’de Özürlü Birey Olma, Temel Sosyolojik Özellikleri ve Sorunları Üzerine Bir Araştırma, 2007, s. 53). Sebebi ise engellilik, bireydeki bir eksikliği delalet etmektedir.

Kavramsal boyutuyla engellilik, geniş yapıya ait olan bir unsuru açıklamaktadır. Sosyal düzlemde bu unsur nitekim farklı sıfatlarla açıklanmaya çalışılmaktadır. Bu nitelendirmeler, toplumsal olarak farklılıklar belirtilse de genel kanı toplumsal standartların haricindeki bedensel yapıları değersiz hale getirmek için kullanılmaktadır. Böylelikle “anormal”, “özürlü”, “deforme”, “hasta”, “deli”, “embesil” ve “moron” gibi nitelendirmeler bireysel olarak zarar veren ideolojik açıklamalardır (Garland-Thomson, 2011, s. 525). Engellilere atfedilen “malul”, “sakat”, “alil”, “malulün”, “amelmande” tarzında birçok isim ve lakaplar Osmanlı İmparatorluğu’nda kullanılmıştır (Şimşek, 2018, s. 730). Fakat Osmanlı İmparatorluğu’nda kullanılan terimler genel manada olumsuz bir durum olarak karşılanmamaktadır. Böylelikle engellilik kavramlarında elde edilen nitelendirmeler ve sıfatlandırmalarda bir bütünsellik hâkim değildir. Bilakis farklı toplumsal yapı ve zamanlarda değişik adlar ve nitelendirmeler kullanıldığı görülmektedir.

Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde zihinsel engelli bireylere yönelik birtakım tedavi uygulamaları yer almaktadır. Bu sayede zihinsel engelli bireyler, bazı ses ve koku yoluyla tedavi edilmişlerdir (Altuntaş & Atasü-Topçuoğlu, 2016, s. 21). Ayrıyeten Osmanlı devletinde yaşamış olan engelli bireyler, vücudundan bulunan herhangi bir engelinden dolayı çekinme durumu olmamıştır. O dönemde engelli bireyler, herhangi bir yardım almak için dilekçe yazarken muhakkak ki engel durumlarını eklemeyi unutmazlarmış ve engel çeşitlerine göre de bazı lakaplarda kullanılmıştır (Şimşek, 2018, s. 738).

Türkiye’de “sakat”, “özürlü” ve “engelli” kavramların genel olarak beraber kullanılmaktadır. Kullanılan kavramların, sosyal eylemlerde ve yasal düzenlemelerde çeşitli bir biçimde ele alındığı görülmektedir (Altuntaş & Atasü-Topçuoğlu, 2016, s. 18). Özellikle Türkiye ekseninden baktığımızda 1990’lı yıllara gelinceye kadar ağırlıklı olarak “sakat” kavramı dolaşım ağına girmiştir. Nitekim son yıllarda kullanılan kavramın ikamesi olan “engelli” kavramı dolaşım ağına girmiştir (Şişman, 2012, s. 81). Gündelik yaşamda kavramların kullanılmasında evrensel boyut ve mevzuat etkilidir. Nitekim çeşitli sürelerde kullanılan farklı nitelendirmeler, genel manada incitici ve dışlayıcı anlamlar yüklenilmiştir.

Engelli kişilerin, evrensel boyutta eşit bireyler olarak toplumsal manada dâhil edilmesiyle hak sahibi kişiler olarak ifade edilmiştir. Evrensel boyuttaki yaşanan bu ilerlemeler sayesinde Türkiye’nin de içinde yer aldığı uluslararası sözleşmelerinde vasıtasıyla fiil ve söylemlerde beraberliğin sağlamak maksadıyla, mesele çıkaracak olan nitelenmeler ve kavramların kullanılmasına dair çeşitli yasal düzenlemelere gidilmiştir. Bu doğrultuda 2013 senesinde TBMM’de onaylanan 6462 sayılı Kanunla; “kanun hükmündeki kararnameler ve kanunlarda yer alan özürlülük, özürlü, özür, sakat, sakatlık vb. söylemler engellilik, engelli, engel tarzında evrensel bağlamda kullanılan kavramlarla değiştirilmeye gidilmiştir. Böylelikle kavramlardaki hetorojenliğe son vererek bütünselliği ve ortak paydadaki dili oluşturulmak istenmiştir. Ayrıyeten bu düzenlemelerle birlikte, sosyal yapıda yer alan birtakım dışlayıcı ve incitici nitelendirmeler yasal mevzuattan kaldırılmasını hedeflemişlerdir.

Kültürel yargılar tarafından kanalize olan engelli bireyler, sosyal yaşamlarında birçok alanlarda hak ettikleri hizmetlerden gerekli şekilde faydalanılmamıştır. Belirli kalıptaki ön yargıların meydana getirdiği meseleler, birçok alanda hak mahrumiyetine sebep olmuştur (Burcu, 2015, s. 146). Fakat genel manada haklarından mahrum bırakılan engelli bireylerle son yıllarda yaşanılan evrensel olarak zihinsel bir farkındalık oluşmaya/oluşturulmaya başlanılmıştır. Bu doğrultuda, bazı kazanımlar elde edilmesiyle, Batı toplumlarında antik(eski) dönemde birtakım meseleler, modern(yeni) dönemde de çeşitli şekillerde süregelmektedir. Doğu toplumlarında da bu durum çeşitli meselelerle evirilerek süregelmiştir. Doğu toplumlarındaki engellilik pratiklerinde hetorojenlik söz konusudur.  

Sonuç olarak tarihsel bağlamda engellilik pratiklerinde dönemsel ve toplumsal farklılıklar meydana gelmekle beraber, her bir toplumda yer alan engelli bireylerin kendilerine yönelik birtakım sorunlar olmuştur. Çağdaş dünyada dezavantajlı grup içinde yer alan engelli bireylerin gündelik yaşamlarında yaşamış oldukları sorunlarda azalma görülmeyip giderek artma eğilimi göstermiştir. Bu doğrultuda, engellilik kapsamında dünya çapında çeşitli sosyal politikalar üretilmeye başlanmıştır. Fakat engelli bireylerin meseleleriyle direnmede, engelliliği bireysel yetersizliğe iten ve kanalize olan toplumsal algının değişmesine zorunlu hale gelmiştir (ÖZİDA, 2010, s. 1).

2. Toplumsal Perspektiften Engelliliğe Bakış

Dünya Sağlık Araştırması baz alındığında, genel olarak dünyada engelli bireyler, toplam nüfusun %15 ini kapsamaktadır. Nitekim bu oranın %2,2 sı ağır engelli derecesine sahip olan engelli bireylerin herhangi bir işlevi görmeleri açısından sorunlar yaşamaktadırlar. Küresel Hastalık Yükü Araştırmasının ele alındığında, dünya çapında engelli bireylerin oranı %19 olarak karşımıza çıkmaktadır. Engelli nüfusun Avrupa Birliği ülkelerine bakıldığında bu oran %8 ile %14 arasında olduğu öngörülmüştür. Bu araştırmalar neticesinde, engelli nüfusun heterojenliğe sahip olunması ve bütün engelli gruplarını da kapsamaktadır. Fakat evrensel boyuttaki engellilik oranı durağan değildir. Dünya ölçeğinde yaklaşık olarak bir milyar engelli bireylerin yaşadığı öngörülmektedir. Bunun yanında demografik gelişmeler ve tıbbi ilerlemeler, engellilik oranlarını ve yaşa bağlı engelliliklerini etkilemektedir. Özellikle yaşlı nüfusun giderek artması engelli bireylerin de nicel olarak artışı da beraberinde gelmektedir (Schriner, 2011, s. 272).

Engellilik durumdan dolayı ekonomik faktörlerin haricinde kültürel ve toplumsal faktörlerin önemli ölçüde etkiye neden olduğu görülmektedir. Bağlamsal manada birtakım ekonomik, toplumsal ve siyasal şartlar, bazı yetilerin yitimine sebep olmaktadır (Köten & Erdoğan, 2014, s. 24-25). Teknolojik ve ekonomik şartların sebeplendiği engellilik olgusunun inşasında kültürel ve toplumsal faktörlerin daha da ön plandadır. Ayrıca engellilik olgusu, kültür olarak her alanı ve sosyal kimlikleri de etkilemektedir (Garland-Thomson, 2011, s. 524). Nitekim engellilik açıklamalar ve tartışmalar daha çok kültürel ve kimliksel eksenden yapılmaktadır. Özellikle engelli bireylerin kimlik tartışmaları evrensel boyutta belirli bir başarıyı yakalanabildiği söylenmektedir. Bu eksendeki gelişmeler ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal yapıları etkilemiştir.

Engelli bireylerin niceliksel olarak sayıları artmasıyla toplumsal yapıdaki birtakım stereotipilerden ve ön yargılardan dolayı ekonomik ve sosyal manada arka plana itilmişlerdir. Ayrıyeten engelli bireylerin dezavantajlı durumları yaşlarında, cinsiyetlerinden ve kimliklerinden dolayı daha fazla imkân sağlayabilmektedir. Birtakım sorunlarından ziyade engelli bireylerin cinsel, fiziksel ve duygusal manada istismara maruz kalmaları güncelliğini koruyarak giderek yükselmektedir. Bu tür sorunların ve dezavantajların temeli sosyal yapıdaki birtakım kalıpsal yargılara dayanmaktadır. Engellilere yönelik kalıpsal yargılar genel olarak geçmişteki düşüncelere, efsanelere ve batıl inançlara dayanmaktadır. Böylelikle bu kalıpsal yargı ve stereotipler birtakım tekniklerle gelecek nesillere aktarılmaktadır. Bu bağlamda da günümüzde kitle iletişim araçlarının rolüne dikkat çekmek gerekmektedir. Örneğin, engelli bireylere yönelik kitle iletişim araçlarında görülen “merak uyandırıcı”, “acıklı”, “uğursuz”, “kötü”, “cinselliğe yönelimi olmayan”, “aktif olmayan” vb. kalıpsal yargı ve stereotipler engelli bireylerin ötekileştirilmesine ve dezavantajlı hale gelmesine sebep olmaktadır. Böylelikle engelli bireylerin toplumsal eksende yaşamış oldukları engellerin ve sorunların, hayatın tamamına sirayet ettiğini söylemek mümkündür. Farklılıkları ötekileştiren kolektif bir fikrinin varlığı, bireysel manada sosyalizasyon aşamasını çıkmaza sokmaktadır. Sosyalizasyon aşamasında başarısız ve toplumsal entegrasyonu tamamlamayan engelli bireylerin önlerine konulan herhangi setler, bireylerin yaşamın her alanına olumsuz yansımaktadır. Böylelikle engelli bireyler, toplumsal yaşamda aktifsiz olarak pasifize edilmektedir.

Engelli bireyler genel olarak kültürel, politik ve entelektüel yaşamdan soyutlanmaktadırlar. Toplumsal hayatta alay etme, dışlama, ötekileştirme, uzak durma ve ön yargıyla yaklaşma gibi durumlarla yüz yüze gelen engelli bireyler, kamusal yaşamda da bu tarz söylemlere maruz kalmaktadır. Ayrıyeten engelli bireyler istihdam, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, kamusal yaşamdaki erişebilme ve dâhil edilebilmede birtakım sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Bu durumda engelli bireylerin çalışma hayatına aktif olabilmelerinde ve eğitim seviyelerini ileriye taşımalarında engelleyici bir biçimde set çekmektedir (Köten & Erdoğan, 2014, s. 27). Böylelikle dışlayıcı ve ayrımcı pratiklerin oluşmasına neden olan kalıpsal ön yargılar ve stereotipler, herhangi bir engeli olmayan bireylerin geliştirdiği ahlaki kıstaslar kapsamında oluşturulmakta ve devamlı olarak yeniden dolaşıma sokulmaktadır.

Toplumsal yaşamdaki ahlaki kıstasları dikatomik bir biçimde oluşmaktadır. İlk olarak iç grup üyeleri, kendilerine göre doğal bir hak olarak gördükleri şeyleri, dış grup üyelere göre de bir iyilik ve lütuf olarak görebilmektedirler. Diğer bir deyişle de nitekim bir şeyi ya da fiili eylemişse bunuda iç grup yapmışsa övülmekte, fakat bunu dış gruptan biri eylemişse sıradanlaşmış halini almaktadır (Bauman, 2018, s. 64). Böylelikle herhangi bir engele sahip olmayan bireyler, engelli bireylere yaklaşımlarından net bir şekilde görülmektedir. Bu durumda toplumda herhangi bir engeli olmayan bireylerin, engeli olan bireyleri görmezden gelmesi ve iletişimi sağlayamaması, iletişimdeki mesele engelli bireylerin kendilerini ifade etmelerini engellenmektedir. Bu çerçevede engelli bireylerin, herhangi engeli olmayan bireyler tarafından değerlendirmesi önem arz etmektedir. Nitekim engelli bireylerin yapmış olduğu birçok fiilin diğer bireyler tarafında önemli olmadığı, yok sayıldığı veya anormalleştirilmiş bir biçimde karşımıza çıkmaktadır.

Engelli olmayan bireylerin, engelli bireylere yönelik birtakım damgalanmalara maruz kalmaktadırlar. Böylelikle damgalanmanın bireyler üzerinde örseleyici bir durumun olduğunu fikrîsine sahip olan Goffman, damga kavramını “itibarsızlaştırılmış bir sıfata atıfta bulunmak” anlamına sahip olmakla birlikte, gerçekte bir ilişki dili olarak da görmektedir (Goffman, 2019, s. 29). Böylelikle damgalanma sonucunda meydana gelen olumsuz bir kimlik, kişilik olarak zamanla gelişmesinin önüne set çekmiş olacaktır. Ayrıyeten duygusallığını devam ettirmek isteyen bireyler, damgalanmış insanların aktif olmayışı, çaresizliği ve aşağı bir konumda oluşları doğrultusuna yönelik algı geliştirerek bireysel mevkilerini desteklemektedirler (Coleman L. , 1986, s. 223-224). Bu bağlamda, engeli olmayan bireyler ile engelli bireylerin ikili ilişkilerinin bir dili olması münasebetiyle damgalanma, toplumsal dışlanmaya kaynaklık etmiş olur.

Toplumsal hayatta, engelli bireylerin de birilerine bağımlı olmadan ve toplum tarafından onaylanma ihtiyaçlarının olduğu gözle görülmektedir. Bu hususta normal bireyler gibi engelli bireylerinde kimselere ihtiyaç duymadan ve eşit bir şekilde yaşamlarını idare etme hakları bulunmaktadır. Böylelikle birtakım fiziksel çevre ve hukuksal düzenlemelere gidilerek toplumsal bağlamdaki oluşan algının da değişmesi söz konusudur. Toplumsal hayatın her alanında sorunlarla yüz yüze gelen engelli bireylerin, birilerine bağımlı olmadan ve eşit bir şekilde topluma katılmalarını sağlanmasında gerekli olan yasal düzenlemelerin haricinde, toplumsal farkındalığında artırılması ve bilimsel açıdan önemliliği artırılması gerekmektedir. Özellikle sosyal bilimler camiasında önemli yere sahip olan engellilik çalışmaları kayda değer olarak yer almaktadır. Sosyal bilimlerde önemliliğe sahip olan engellilik sosyolojisi, kültürel ve toplumsal engelleyici setler üzerinde durmaktadır. Temel noktası, engelli bireylerin gündelik yaşamlarındaki sorunlarını ele alan engellilik sosyolojisi, toplumsal hayatta da inşa edilen engelleri gözler önüne sermektedir (Burcu, 2015, s. 125).

Engelli bireylerde son zamanlarda, birbirleriyle kültürel dayanışmayı sağlamak maksadıyla bir araya gelmeye çalışmışlardır. Bu doğrultuda bir çatı olarak görev yapan kültürel dayanışma engelli bireylerin aynı amaç doğru yöneldikleri manasına gelmektedir. Ortak kültürel form ise farklı ihtiyaçlar, yöntem ve sesleri içermektedir. Böylelikle engellilik kimliği baskı ve ayrımcılık ile mücadele biçiminde oluşmaya başlamıştır. Engellilik kimliği ile engellilik kültürü arasında yakinen ilişki bulunmaktadır. Toplumsal manada inşa edilen engellilik kültürünün kapsamı önem niteliği taşımaktadır. Tek bir engelli bireylerin faydasıyla elde edilmeyen engellilik kültürü, zamansal ve toplumsal bağlamda farklılıklar arz etmektedir. Dolayısıyla engellilik kültürünün kapsamına anne-baba, ailede yaşayan diğer bireyler, bakıcılar ve savunucuları gibi geniş çaplı bir yapıya dâhil edilmesi önem taşımaktadır.

Engelli bireylerin gündelik yaşamda karşılaştıkları sorunların çözülmesi için kolektif bir biçimde hareket edilmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle de, engelli bireylere yönelik toplumsal bağlamda toplumsal bilincin meydana gelmesi için kendileri, aileleri, sivil toplum örgütleri, kurum ve kuruluşlarının işlevsel olması önem taşımaktadır. Bu çeperde, engelli bireylerin temel hak ve özgürlükleri temel alınması gerekmektedir (Karagöz, 2008, s. 15). Toplumsal yaşam koşulları yükselmesi ve toplumsal katılım imkânları eşit hale gelmesiyle engelli bireylerin yaşamış oldukları toplumsal dışlanma da az da olsa minimum seviyeye indirgenmekte veya ortadan kalkmaktadır.

2.1. Toplumda Engelli Bireylerin Bütünleşme/Bütünleşe(me)me ve Algılanma Biçimleri

Engelliliğin tek bir boyutla sınırlı kalmadığını, çok boyutlu bir olgu olduğunu belirtmiştik,  engelli bireylerin toplumda bütünleşememesindeki biride Toplumsal Algı olduğunu söyleyebiliriz. Toplum tarafından dikte edilen olumsuz tutumları arasında “acıma, ön yargı, yeterli görmeme” benzeri tutumlar meydana gelmektedir. Oluşan bu algıdan dolayı engeli olan bireylere yansıtılması ve engelinden dolayı kendi iç dünyasında “hiçbir işe yaramaz” hissiyatının oluşmasına sebebiyet vererek toplum tarafından da dışlanmaya ve kendini değerli bir birey olarak görmemesine neden olmaktadır.

Engellilere yönelik daha çok yapıcı, olumlu, geliştirici davranış ve tutumlar gösterilmesi toplumsal uyum açısından da olumlanmasına neden olacaktır. Eğer zıt bir durum olduğu zaman ise sosyal hayattan uzaklaşması veya bağlarını koparmasına, toplumdan kaçmasına, kendi benliğinden utanç duyan bir birey olmasına neden olabilir. Bu durumda özellikle engelli bireylerin aileleri, yakınları ve çevresindeki bireylere ciddi manada büyük sorumluluklar düştüğünün bilincinde olmaları gerekmektedir (Kula, 2005b, s. 155). Her bir ülkenin kendi topraklarında bulunan engellilere yönelik davranış ve tutumları gelişmişlik düzeylerine göre farklılıklar barındırsa da, muhakkak benzerliklerde vardır. Toplumların bilgide yetersizliği, boşvermişliği, yaklaşımlardaki yanlışlığı, olumlu olmayan tutumları, özellikle fiziki yetersizliği ve ayrımcılığa maruz kalınmasıyla engelli bireylerin karşılaşmış oldukları engellerdir.

“Olumlu olmayan tutumları, engellilerin toplumda bütünleşememesinde görünmez bir perde aracı olmaktadır. Engellilere yönelik olumlu olmayan düşünceler, duygular, tutumlar ve ön yargılar nedeniyle engelli bireylerin toplum tarafından dışlanmalara, engellilerin toplumun üretken, bağımlı olmadan ve onurlu bireyler olarak toplum içerisinde yer edinememeleri engel teşkil etmektedirler” (ÖZİDA, 1997, s. 5).

Tarihsel bir boyuta sahip olan engellilik durumu engelli bireyler açısından sürekli bir şekilde toplumsal tahakküme maruz bırakılmış olup hem ekonomik ve politik, hem de sosyal aşamalardan da mahrum bırakılmıştır. Mevcut tahakküm ve mahrumluk, kültürel ve toplumsal bazda oluşturulmuştur. Bu bağlamda toplum, engelli bireylerin dıştan görünümünü (fiziksel) ele almasıyla, toplumsal manada normlar ve söylemler ışığında birtakım anlamlar yüklemişlerdir.

Yüklenen anlamlar beraberinde engelli bedenlerin sosyal hayatta etiketlenmesini veya damgalanmasını ortaya koymakta ve onların toplum tarafından tahakkümlenmesine neden olmaktadır. Diğer bir taraftan bu durumun zıttı da söz konusu olup denetlenebilme ve engellilik durumları normalleştirebilme çabaları üzerinden de çalışmalar yürütülmektedir. Fakat tarihsel süreçten bakıldığında, geçen süreci incelediğimizde, genel olarak engellilik algısının Batıda ilerleme kaydedildiğini ve ilerleyen aşamalarda kapsamına almayan ülkelerde ilerleyen süreç içerisinde aldıklarını ve alacaklarını belirtebiliriz (Altıntaş Duman & Doğanay, 2017, s. 6-7). Oluşan bu mevcut algıyı süreç içerisinde genişleyerek halen günümüzde de varlığını sürdürebilmektedir. Bu bağlamda engelli bireylerin gündelik yaşamlarının her bir aşamasında engellilik algısıyla yüz yüze gelmelerinin nedeni olarak, tarihsel süreci kapsayan bir negatif algı birikiminin olduğu düşüncesi de söz konusudur. Hâlihazırda devam eden algıyı seyreltmek/bozmak hem engelli bireylerin kültürel hem de sosyal yaşama katılımlarını sağlamak maksadıyla farklı yollar geliştirilmeye çalışılmıştır.

3. Engelli Bedenin Oluşması

Engelli bedenin meydana geliş aşamasında toplumsal tanımlama şekilleri, işlevsel sınırlılıkları ve yeti yitimleri kapsamı olarak ele alınmaktadır. Yeti yitimleri olarak adlandırdığımız durum bireylerde çeşitli derecelerde zihinsel, bedensel, duygusal meselelere ve fiil kısıtlılığına sebep olmaktadır. Fakat yeti yitimlerinin nedenleri farklılık arz etmektedir. Genel olarak yeti yitimleri doğum öncesi, doğum sırasında ve doğum sonrasındaki dönemlerde birtakım sorunlara bağlı olarak oluşmaktadır. Risk faktörleri olarak görülen engellilik toplumsal hayatta da farklılıklar barındırmaktadır (Doğan & Çitil, 2011). Risk faktörlerinin kadının gebelik aşamasında da meydana gelebilmektedir. Ayrıyeten kadının yaşı, hamilelik aşamasında düzenli beslenememesi, bazı hastalıklar geçirmesi, nikotin tarzı ilaçlar kullanması, alkol tarzı içecekler kullanması gibi birtakım faktörlerde engelli olma durumunu artırabilmektedir. Engelliliğe sebebiyet verecek faktörler ve etmenler, bireysel toplumsal düzlemde farklılıklar barındırmaktadır. Bireylerin zihinsel, bedensel ve duygusal manada yeti kaybının birbirinden farklı sebepleri yer almaktadır. Bireylerin bedensel anlamda yeti kaybı; kast ve iskelet sistemi, sinir sistemi, solunum sistemi gibi birtakım alanlarda yer alan hastalıklar neticesinde de ortaya çıkabilmektedir.

Engelliliğin oluşmasında biri de yoksul olma durumudur. Yoksulluğun meydana gelmesiyle birçok hastalıklar gün yüzüne çıkabilmektedir. Ayrıyeten su kirliliği, düzensiz beslenme, çevre kirliliği, sağlık hizmetlerden yoksunluğu, doğal afetler ve savaşlar gibi etmenler de engelliliğe neden olabilecektir (Özgökçeler & Bıçkı, 2010). Elde edilen bu faktörlerin çoğunluğu, doğum sonrası dönemde birtakım yetilerin kaybına sebebiyet vermektedir. Bireylerin çoğunluğu engelli olması sonradan meydana gelmektedir. Fakat toplumun var olan durumunu kabul etmesi hiçte kolay olmamıştır.

Engelli bedenin oluşma süreci genel olarak, sonrada veya doğuştan olmak üzere iki kategoriye ayrılmaktadır. Dolayısıyla herhangi bir engelin, doğum öncesi veya doğum esnasında gelişen bir durum mu olduğunu ortaya atılması iddiasının sonuçların tespiti bir hayli güç olduğu kadar, son derecede de titizlik gerektiren bir süreçtir. Aynı zamanda bu durumun ailenin hem kültür hem de bilinçlilik düzeyiyle ilgili bir durumdur. Engelli bedenin oluşmasında önemli oranda, bireylerin sosyokültürel ve sosyoekonomik seviyesi düşük olan ailelerde görülmekte olup sebebi ise ekonomik ve kültürel olarak sorunlar yaşamaktadırlar. Özellikle engelli bireyler ve yakınlarının sağlık, istihdam, toplumsal dışlanma ve damgalama gibi durumlarda sorunlar gün yüzüne çıkmaktadır (Yıldız & Özgedey, 2018).

4. Engellilik Grupları: Sınıflandırma

Engellilik gruplarında farklılıklar yer almakta ve bu farklılıkla beraber heterojenlikte söz konusudur. Hetorojenlik alana sahip olan engellilik, bireylerde birçok yeti kaybına neden olacaktır. Engellilik bedeni hem fiziki hem de duyusal fonksiyonları etkilemektedir. Dolayısıyla fiziksel olarak kısıtlamalar yakinen ilişki ağına girmektedir. Ayrıyeten bireylerde farklı türlerde engele sahip olabilmekte bunlar, zihinsel ve ruhsal yeti olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireylerde birden fazla engelli olma durumu söz konusudur. Yapılmış çalışmalarda; serabral palsili ve spina bifida gibi engelli bireylerin sadece %10’una tekabül etmesi ve tek bir engeli bulunmasıdır. Kalan diğer engelli bireyler ise çoklu engellilikle yaşamaktadırlar (Anderson, Clarke, & Spain, 1982). Birden fazla engelliliği barındıran bireyler, daha çok orta ve ağır derece grubuna girmektedir.  Bireylerde oluşan yeti kaybının derecelerinde de farklılık arz etmekte olup bunlar şu şekilde; hafif derece engellilik, orta derecede engellilik ve ağır derecede engellilik olarak sınıflandırma yapılmaktadır. Bu sınıflandırmada özellikle ağır engel derecesine sahip olan bireylerin çoğunluğu bakım desteğine ihtiyaç duyanlardır. Yapılan alanyazın çalışmalarında engelliliğe yönelik çeşitli gruplandırmalar yapıldığı gözlemlenilmiştir. Böylelikle yeti kaybı ve işlevsel kısıtlılığın görüldüğü alanlar; görme, işitme, ortopedik, dil ve konuşma, süreğen hastalık, ruhsal, zihinsel ve çoklu engelliliktir.

İlk olarak görme engelli grubu karşımıza çıkmakta olup toplumda da yaygın bir şekilde yer almaktadır. Görme Engelli: Her iki göz veya tek gözünde de tam veya kısmi görme yetisine sahip olan bireylere atfetmektedir. Bu minvalde görme yetisinin oluşması beraberinde renk bozukluğu ve göz protezi kullanan bireylerde bu gruba dâhildir. Toplumda görme engelli bireylerin sayısı azımsanmayacak derecededir. Diğer engelli gruplarında olduğu gibi görme engelli gruplarında da birtakım sorunlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Özellikle görme yetisini kaybetmiş bireylerin, kent hayatında yaşamış oldukları ulaşım ve erişebilirlik sorunları gidermek maksadıyla hali hazırda devam eden düzenlemelerin daha da gelişmesini sağlamaya çalışmaktır (Kulaksızoğlu, 2011). Dil becerisini kazanmada işitme engelli bireylerden daha avantajlı konumda olan görme engelli bireylerin, okuma becerisini kazanabilmeler için Braille alfabesini öğrenmeleri gerekmektedir. Farklı yollar denemeye çalışan görme engelli bireylerden çoğunluğu Braille alfabesini kullanmaya çalışırken, büyük puntolu yazılar, ses dosyaları ve elektronik kayıtları kullanabilmektedir (Shakespeare, 2011).

İkinci grup olan işitme engellilerdir. İşitme engelli bireylerde diğer engelli bireyler gibi birtakım sorunlarla karşı karşıya gelmektedirler. İşitme Engelli: Her iki kulak veya tek kulağında tam veya kısmi olarak işitme kaybına sahip olan bireylere atfetmekte olup işitmek maksadıyla cihaza ihtiyaç duyanlarda işitme engelli sayılmaktadır (ÖZİDA, 2010). Özellikle okul çağında olan işitme engelli çocukların ve gençlerin sosyalizasyon ve sosyal iletişimdeki becerilerini ileri seviyeye taşıyabilmeleri için hali hazırda devam eden eğitim ve öğretimdeki programlarının tekrardan ele alınması önemlidir. Bilhassa işaret diline daha fazla yönelime sahip olunması ve dil engelini ortadan kaldırılması önem arz etmektedir. Gündelik yaşamlarında birtakım meselelere maruz kalan işitme engelli bireylerin esas meselelerin birisi de işaret dilini bilen kişilerin sayıca az olmasıdır. Kamu adı altında kurum ve kuruluşlar başta bulunmak üzere toplumsal hayat alanlarında ve sosyal iletişim ağlarında da sorunlar devam etmektedir. İşitme engelli bireylerin büyük bir kısmı, konuşma ve dil engeline de sahip olup bu da üçüncü grup engelli olarak atfedilmektedir. Konuşma ve Dil Engelli: Herhangi bir nedene bağlı olmasıyla konuşma yetisini kaybetmiş, konuşma aksanı düzgün olmayan ya da ses bozukluğu olan kişiyi atfetmektedir. Ayrıyeten konuşmak için gerekli olan cihazlar ve kekeme olanlar için çeşitli cihazlar kullananlar ile çene, dil, dudak ve damağındaki bozukluk olan bireylerde bu kapsamda yer almaktadır (ÖZİDA & DİE, 2009).

Dördüncü grup ise ortopedik engellilerdir. Ortopedik Engelli: Kas sisteminde veya İskelet sisteminde herhangi yeti kaybı olan bireylere atfedilmektedir. Bireylerde meydana gelen kas güçsüzlüğü, serabral palsi, felç ve sipina bifidanın yanında bedensel uzuvlarda kısalık, hareket sınırlayıcılığı ya da fazlalığı noktasında bireyler bu kategorizasyonda yer almaktadır (Öztürk, 2011). Engelli gruplar bünyesinde niceliksel manada birikimin çok olduğu gruplar içerisinde yer alan ortopedik engellilerdir. Ortopedik engelliler gündelik yaşamlarında da birçok sorunlarla karşı karşıya gelmektedirler. Ortopedik engelliler ilk olarak erişebilirlik, sağlık, çalışma hayatı, eğitim, siyasal katılım, iletişim ve bilgi teknolojileri, adalete erişim gibi alanlarda meydana gelen sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Bu durum hali hazırda devam eden bir süreç olup bağımlı olmadan hareket etme ve topluma dâhil olma gibi sorunsalı çözüme kavuşamamıştır. 

Beşinci grup olan zihinsel engellilerdir. Özellikle zihinsel engelli bireylere sahip olan aileler toplumsal sorunlara maruz kalarak dışlanma ve damgalama durumları meydana gelmektedir. Zihinsel Engelli: Farklı derecelerde zihinsel yetisine sahip olan kişileri kapsamaktadır. Zihinsel engelli bireyler, duygusal ve eğitsel açıdan kategorilendirilmektedir. Lakin eğitsel açıdan zihinsel engelli bireyler, “eğitilebilir” , “öğretilebilir” ile “ağır ve çok ağır” biçiminde kategorilendirme yapılmaktadır. Psikolojik testine tabi tutulan sınıflandırmada ise bireylerin zekâ testine tabi tutulduklarından elde ettikleri puanlar esas alınarak yapılmaktadır (Arslan & Altıntaş, 2014).

Zihinsel engelli bireylerin eğitim aşamalarında, ailelerin herhangi bir etkilerinden dolayı ailelerinden desteklenmesi gerekmektedir. Ayrıyeten ailelerinde bilgilendirilmeli ve topluma katılımındaki farkındalığı artırılmaya çalışılmalıdır. Dolayısıyla zihinsel engelli bireye sahip olan aileler için destek hizmetinin olması, ailelerin stres ve kaygı düzeyini azaltmaya yöneltmektedir. Zihinsel engelli bireyleri olan ailelerde, en büyük sorunlardan biride aileden vefat eden anne ve babanın ölümünden sonra kimin bakacağı söz konusudur. Bundan ötürü zihinsel engelli bireyleri koruma altına alan kurumların olması, ailelerin stres ve kaygılarını bir nebze olsa azaltmaktadır (Kulaksızoğlu, 2011, s. 23).

Altıncı grup olan ruhsal engellilerdir. Ruhsal engelli bireyler de birtakım sorunlar ve kaygılarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Ruhsal Engelli: Düşünce, duygu ve davranışları bakımından farklılıkları barındıran, özellikle sosyal ilişkilerde ve gündelik yaşamlarda birtakım sorunları olan bireylere atfedilmektedir. Depresyon ve şizofreni gibi hastalıklar bu kapsama dâhil edilmektedir. Tarihsel süreç olarak da, ruhsal engelli bireylerin en büyük meselelerden biri de sosyal dışlanmaya ve damgalanmaya maruz kalmalarıdır.

Yedinci grup olan süreğen engellilerdir. Süreğen engelliliğe sahip olanlar kısmen de olsa damgalanmakta ve dışlanmaya maruz kalmaktadırlar. Süreğen engellilikte devamlı olarak bakım ve tedavi gerektiren bireylerin çalışma kapasitesini ve işlevini engelleyen kronik engelli bireyleri ifade etmektedir (ÖZİDA & DİE, 2009). Kronik engelliliğe sahip olan bireylerde farklı çeşit engele de sahip olabilmektedir. Diğer bir deyişle de bazı engelli bireylerin, farklı farklı engelleri olabilmekte ve sekizinci grup olan çoklu engelliliktir. Bu engel grubuna dâhil olanlar birden fazla engel çeşidinin barındırmasını ifade etmektedir. Dolayısıyla bu gruptaki engelli bireylerin genel manada engel çeşidi ağırlıklı olmakla beraberinde çeşitli engel durumları da söz konusu olabilmektedir.

5. Ötekileştirmenin Vehçesi: “Engellilik”

Ötekileştirmenin meydana geliş süreci günümüz dünyası ve toplumlarında farklılıklar barındırmasıyla bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireysel ve grup olarak ele aldığımızda sahip olunan birtakım özellikleri mevcut olup bunlar şu şekilde; dil, din, kültür, cinsiyet, etniste, kültür, engellilik gibi durumlardan kaynaklı maruz bırakıldıkları bir ötekileştirme olgusundan bahsedilebilir. Ötekileştirmeye neden olabilecek bu durumların en barizi engellilik ile bireylerin ötekileştirildiği gerçeği gözler önüne serilmektedir. Ötekileştirme genel manada, ayrıştırma ve farklılaştırma fikrine (Nahya, 2011) ek olarak, ötekilerin ve farklı türde kimliklerin meydana gelmesi (Selçuk, 2012), diğer taraftaki bireye yönelik etiketleme durumun oluşması ve diğer tarafta bulunan bireyin haklarını sınır koyma veya yok etmesi olarak ifade edilmiştir. Burada özellikle “Öteki” meydana gelmesinden bahsedilebilir. “Ben” (“biz”) ve “Öteki” (“onlar”) kutuplaştırma ekseninde yerleştirilen “Öteki”, en temel hususta bir farklılaştırma fiilinin çıktısı olarak ele alınabilir. Bu doğrultuda ötekileştirme, bir algılanma biçimi ve fikri (Nahya, 2011) olarak ele almakla gerekir. Başka bir deyişle de, bireylerin hakları yönünden sınırlamak veya ortadan kaldırmak manasına da gelen ötekileştirme; ötekileştirilen tarafın genel olarak değersiz, negatif, kısmen de olsa olumlu bir şekilde idealize etmenin (Alver, 2008) önemine vurgu yapılmaktadır.

Öteki kavramının içeriğini ele aldığımızda, toplum ve sosyal grubun ikilik içinde zıtlıkları sosyal kategoriler bünyesinde inşa ettiği ve sosyal kimlikle sosyal aidiyetlerini kapsamaktadır. Bu hususta öne çıkan Bauman (Bauman, 2003)  insan-hayvan, kadın-erkek, yerli-yabancı, normal-anormal, sağlıklı-hastalıklı gibi zıtlıkların esasında ötekilik bir durumun olduğu ve kadının erkeğin, anormalin normalin, yabancının yerlinin gibi ötekisinin var olduğunu dile getirmektedir. Nitekim Bauman’a (1998) göre edimlerin ve şeylerin bir manaya ait olabilmesi, öteki edimlerin ve şeylerin ait olmadığı manalara aitlik esasında yer almaktadır.

Baumanın da üzerinde durduğu dualistik yapılara yönelik analizinde öne çıkan ‘sınıflandırma’ kavramı yer almaktadır. Temel esasında ayrıştırmak ve bölüştürmek olan sınıflandırma, özünde kabullendirilmesi şudur: Dünya, farklılaşmış ve ayrışmış varlıklardan oluşmuştur. Varlıkların her biri, belirli gruplara sahiptir ve bu grup, diğer taraftaki varlık ve grupların zıttıdır. Dolayısıyla sınıflandırma, dışlama ve dâhil etme fiillerinden oluşmaktadır. Belirli türdeki varlıklar, sadece öteki varlıkların dışlandığı, dışarıya atıldığı takdirde gurubu oluşturan kategoriyi kapsamaktadır. Kategorilerin içeriği ise sosyal alanların üyesi olma, sosyal hayatın içinde ‘olağan’ karşılanıp, sorgusuz bir şekilde onaylanmada Bauman’a göre esasında toplumsal bir düzeni simge eder ve güç, otoritedeki ilişkiyle hiyerarşik yapıyı kapsamaktadır (Bauman, 2003, s. 10- 11).

Farklılıkların düzetilmesi imkânsız, geri getirilemez ve böylelikle de her daim dışlanmayı haklı çıkaran farklılık olarak karşımıza çıkmaktadır. Sınıflandırma fiilinin kapsamındaki dışlama eylemi, oluşan bu farklılığa istinaden meydana gelmektedir. Farklı olanın kültürellik bakımından dışlanması ve bir “öteki”  olarak inşası, kültürün ortak anlayışlarındaki sınırların ifade edilmesine, değer yargılarındaki kullanılan ölçütlerde farklılıklar ve farklı sosyal anlamlandırmalara değinilmektedir. Böylelikle aşamaların meydana gelebilmesi ve bireyin veya grubun niteliklerinden ötürü ötekileştirmesi ve ötekileştirilen grubun veya bireyin meydana gelen damganın etkilerini hassasiyetle karşılanabilmesi için bahsi geçen farklılığın, istenilmeyen bir durum olduğuna dair ortak paydada bir fikir birliğine varılması gerekmektedir (Coleman L. M., 2006, s. 146-147). Bu durumda gerekli olma halinin, “öteki”nin nitelikleri üzerinden “ben”nin niteliklerinin de ifade edilmesine olanak sağlayacaktır. İtibar olarak farklılığı ele aldığımızda onun dışsal, tezahür ve ifade edilebilirlik özelliklerinin öteki olarak inşası, nitekim Bauman’a göre, Goffman’ın damga (stigma) toplumsal inşası olarak karşımıza çıkmaktadır. Damga esasında, farklılığına önem verilmesi ve farklı olanında ötekileşmiş kimliğine sabitlenmesi adına uygun bir araç görülmektedir (Bauman, 2003, s. 91-93).

Damga, esasında çeşitliliği kapsayan bir bedensel görünüm olarak karşımıza çıkmaktadır. Damga kavramı, engellilik olgusunu açıklamada ötekilik vasıtasını kullanarak netliğe kavuşmuştur. Kavramın muhtevasından, belirli bir insan kategorisinin denetlenebilir bir özelliğinin, ilk olarak kamunun önüne sergilenmesi daha sonraları ise var olan özelliğin görünmesi halinde bütün durumlarda yorumlanmasına delalet etmektedir. Nitekim zararsız olan bir özellik, herhangi hastalık veya kusur, utanç duyma haline gelebilmektedir.

Goffman bu durumu şu şekilde ifade etmekte toplumlar,  üyelerini belirli periyotlar ve araçlar vasıtasıyla sınıflandırmaya tabi tutulmaktadır. Sosyal ortamın fazlalığı, bireylerin belirlenmiş periyotları dolaşıma sokarak sınıflandırma kapsamına girilmektedir. Toplumsal etkileşimler ise bu sınıflandırma temelinde oluşturulmakta ve işlemektedir. Böylelikle toplumsal etkileşim normlarıyla meydana gelen bireysel beklentileri, bu sınıflandırmada yer alırken, bu sınıflandırmadaki bireyler için de burada olmak, gelişmeye açık tutumlar vasıtasıyla olağan ve doğal bir duruma dönüşmektedir. Nitekim sınıflandırma içinde, bireylerin farklı niteliklerine delalet eden periyotlar ise damgayla anlam kazanmaktadır. Bu durum damgalanma türleriyle anlam kazanmaktadır. İlk olarak, görünümün belirginleştiği bedensel kusurlara ilişkin olanlardır. İkincisi ise bireysel karakterdeki kusurlardır.  Son olarak ise aile, din, ulus ve ırk sıfatlandırmalara ilişkin meydana getirilen damgalamalardır. Üç sınıflandırmaların kapsamına dâhil edilebilecek durumlar mevcut olup; uyuşturucu bağımlıları, homoseksüeller, alkolikler gibi durumları içermektedir. Damganın genelde manası özelde ise damganın türlerinin delalet ettiği en kayda değer olgu ise kültür olarak karşımıza çıkmaktadır. Damganın esasında yer alan toplumun aynası ve kültürel olmasıdır. Toplum ve zaman bazında farklılıklar yer alsa da damgada belirleyici faktörün toplumun kültürü olmasıdır. Kültürün belirleyiciliği ve damganın sosyal kapsamı ise bireysel ve sosyal inşalar seti olarak toplumsal yaşamı ve toplumsal ilişkileri barındırmaktadır (Coleman L. M., 2006).

Sosyal kimliklerin oluşumunda sosyal sınıflandırma formu, etkilenen damga ve sınıflandırma vasıtasıyla sosyal kimliklerin meydana gelmesinde etkisi vardır. Nitekim bireylerin farklı farklı niteliklerine değinen ölçütler vasıtası kapsamında bulundukları bu sınıflandırma, bireylerin sosyal kimliklerin belirlenmesinde önemli roller oynamaktadır. İstenilmeyen sıfatlara maruz kalan damganın esası, niteliğinden olmaması, kültürelligi gereği sosyal değerler vasıtasıyla sosyal inşalar kümesi olarak sosyal ilişkilerin kapsamına içkindir. Meydana gelen bu özellikte, bireyin niteliklerine yapılan değerlendirmeler ve atfetmeler, bireyin gerçek sosyal kimliğini ifşa etmemekte, sanal sosyal kimliği ifşa etmekte ve göz önünde bulundurmaktadır (Nazlı, 2012, s. 18-19). Sosyal ilişkilerin kapsamını ve niteliğinde sosyal değerlerin esasında sosyal anlamlandırmalar belirlemekte ve engelliliğe içkin ötekileştirme aşaması farklı farklı sosyal anlamlandırmalar içermektedir.

Sonuç Yerine

Sonuç olarak bu çalışmada, insanlığın var olduğu süre boyunca toplumda ‘normal’ diye adlandırdığımız insanlardan ayrıştıran; fiziksel, zihinsel ve dilsel anlamda işlevini yeteri derecede göremeyen insanlarda var olmakla beraber ayrıştırmaya verilen genel ad ise “engellilerdir”. Engelli; doğuştan veya sonradan herhangi bir nedenle zihinsel, bedensel, duyusal ve sosyal yeteneklerini çeşitli ölçütlerde fonksiyonal olarak kaybetmesi sebebiyle toplumsal hayata idame sağlamada ve gündelik hayatın ihtiyaç gereksinimi karşılamada zorlukları olan ve korunma, bakım, rehabilitasyon, danışmanlık ve destek hizmetlerine ihtiyaç duyan kişilerdir. Engellilerin gerek kamusal yaşamları olsun gerek özel yaşamları olsun, mutlak suretle damgalanmaya, ötekileştirmeye ve sosyal dışlanmaya maruz kalmaktadırlar. Engellilik sadece saglıksal bir problem olmamakla birlikte bireylerin vucüt özellikleriyle de yaşadığı toplumun özellikleri arasındaki etkileşimi gösteren iç içe geçmiş bir olgu olarak da karşımıza çıkmaktadır. Yapılan araştırma sonucunda engelliliğin farklı toplumlarda ve farklı tarihsel süreçler içerisinde var olan ve günümüzde de devam eden bir “dezanavantajlılık” hali olduğunu ifade etmek mümkündür. Bu makalede  engelliliğin yer aldığı kültürel ve toplumsal şartları ekseninde, bir ötekileştirme haline dönüşebileceği ve bir sosyolojik kabullenme temeli nde yazılmayı hedeflenmiştir. Engelliliğin ve engelli bedenin, bir ötekileştirme aşamasına dahil olduğuna içkin sosyolojik kabullenme ve perspektifinin, kaynak gösterdiği Goffman ve Bauman esasında kuramsal ve kavramsal çerçeve çizilmiştir. Böylelikle elde edilen veriler vasıtasıyla meydana gelen değerlendirmede ilk olarak bedenen ve zihnen engelli bedenlerin çok görünür zihinsel ve bedensel farklılıkları sebebiyle, ‘normal’diye adlandırdığımız bedenlerden farklı bir gruba dahil edilmişlerdir. Bu aşama dışlama ve dahil etmeden meydana gelen sınıflandırmayı göstermektedir. Dolayısıyla normal bedenlerin dahil edilen, engelli bedenlerinse dışlanan tarafta yer aldığı bu aşama, sosyal yaşmda da, sınıflandırmanın oluşturucu ve meşru hale getirici durumu olarak işlev gören bir sosyal faktör vasıtasıyla meydana gelmektedir. Nitekim faktör, sosyal yaşamda zihnen ve bedenen engelli beden engelliliğin “kabul edilmeyen tarafı, istenilmeyen tarafı, korkulan tarafı, ceza tarafı ve hoş görülmeyen tarafı” olarak karşımıza çıkan fikir birliği olmasıdır. Bedensel ve zihnsel engele sahip olma prensibinin esasında engelli olmak da farklı olmanın azami şekilde koşulu olarak, üzerinde fikir birliğinin oluşmasındaki farklılıklardan biri olmasıdır.

Toplumsal degerler üzerine inşa edilen toplumsal anlamlandırmalar, üzerinde durulan fikir birliğinin temelinde meydana gelerek  ve oluşan sınıflandırmalarının kapsamını oluşturur. Temeli toplumların kültürel niteliklerine dayanan bu fikir birliği, engelliliğe ve engelli bedene içkin kültürel ve sosyal değerlerin ve toplumsal anlamlandırmaların çıkmasında sebep olmaktadır. Herhangi bir engelliliğe sahipliliğin ve engelli bedenlerin kültürel anlamda dışlayıcı ve ötekileştirici bir aşamanın, sosyal dünyada ‘olağan’ olarak karşılanması veya üzerinde durulan fikir birliğinin, meşruluk elde etme işlevi sayesinde meydana gelmektedir. Sosyal yaşamda çoğunluğunun bu şekilde düşünmesi ve bu temelde meydana gelen dışlayıcı sosyal degerler ve sosyal anlamlandırmaları kaynak göstermesi, aşamanın olması gereken haliyle meşruluğununda temelini oluşturmaktadır. Bahsi geçen meşruluk kaynağı, Baumanında belirttiği üzere, hiyerarşik güç, otorite ilişkileri temel alan, sosyal yapı ve sosyal düzen sağlanmasında rol oynamaktadır. Nitekim meşruluk kaynağının işleyebilmesi için  engelli bedenlerin, birtakım sosyal etkileşimlerdeki dezavantajlı durumu ‘olağan’ hale getirmektedir.

Engelliliğe sahip bedenlerin görünür ve ifade edilebilinir özelliklerinin ve engelliliğin ötekileştirildiği bu aşamada zihnen ve bedenen engelliliğe sahip olanlar, Goffman perspektifinde, farklılığa değinen bedensel gösterge olarak, bir damgaya sahip olabilmektedirler. Gündelik yaşamlarında yaşamış oldukları toplumsal yapı ve kültürün içinde meydana gelen ve özü itibariyle istenilmeyen sıfatlandırmalara işaret eden damga, engelli bireylerin sosyal kimlikleri üzerinde oldukça etkilidir. Damganın sunmuş olduğu engelli bireylere yönelik yapılan olumlu olmayan atfetmeler ve yorumlar, onun gerçek sosyal kimliğini meydana getirmekte ve topluma sunmaktadır. Ötekileştirme aşamasında ise kendisini dışlama pratiği ve olumsuzlayıcı kapsamına dahil olan sosyal anlamlandırmalar ve sosyal degerler vasıtasıyla hissettirmektedir. Bahsi geçen sosyal değerlerin ve anlamlandırmaların temeli, içinde yer alan toplumun kültürel ve sosyal faktörlerin belirleyici olmasıdır.

Kaynakça

Altıntaş Duman, N., & Doğanay, G. (2017). Toplumsal Dışlanma Pratikleri Üzerinden Trabzon’da Engelli Kadınlar. Sosyoloji Araştırmalar Dergisi, 20(2), 1-48.

Altuntaş, B., & Atasü-Topçuoğlu, R. (2016). Engelli Bakımı. Ankara: Nika Yayınevi.

Alver, F. (2008, Kış-Bahar). Kapitalist Üretim Sürecinde Irkçılık, Futbol ve Medya. İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi(26), 223-248.

Anderson, E., Clarke, L., & Spain, B. (1982). Disability in Adolescence. London: Metuhen .

Arıkan, Ç. (2001). Aile ve Özürlülük: ‘Görme Özürlüler Derneği’ Üye Özürlüler Üzerine Bir Araştırma. Ufkun Ötesi Bilim Dergisi, 1(1), 45-60.

Arslan, H., & Altıntaş, G. (2014). Engellilerin Çalışma Yaşamına Katılımını Arttırarak Toplumla Kaynaşmalarını Sağlamayı Hedefleyen Bir Model Önerisi . Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 5(2), 165-186.

Başkanlığı, T.C. Bsşbakanlık Özürlüler İdaresi;. (2008). Özürlüler kanunu ve ilgili mevzuat. Ankara: T.C. Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Yayınları.

Bauman, Z. (1998). Postmodern Etik. İstanbul: Ayrıntı Yayıncılık.

Bauman, Z. (2003). Modernlik ve Müphemlik. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Bauman, Z. (2018). Sosyolojik Düşünme (17. Basım b.). (A. Yılmaz, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Burcu , S. (2007). Türkiye’de Özürlü Birey Olma, Temel Sosyolojik Özellikleri ve Sorunları Üzerine Bir Araştırma. Ankara: Hacettepe Üniversiyesi Yayınları.

Burcu, S. (2015). Engellilik Sosyolojisi. Ankara: Anı Yayıncılık.

Coleman, L. (1986). The Dilemma of Difference. S. Ainlay, G. Becker, & L. Coleman içinde, Stigma, An Enigma Demystified (s. 211-232). New York- London: Plenum Press.

Coleman, L. M. (2006). The Disbility Studies Reader. D. Leonard (Dü.) içinde, “Stigma An Enigma Demystified (s. 146-147). New York: Routledge.

Doğan, İ., & Çitil, M. (2011). Engelli Çocuk ve Ergenlerin Hakları El Kitabı. A. Kulaksızoğlu (Dü.) içinde, Engelli Çocuk ve Ergenlere Sosyolojik Bir Yaklaşım (s. 27-44). İstanbul: Çocuk Yayınları Vakfı.

Dünya Sağlık Örgütü. (2010). Dünya Engelliler Raporu. 2 23, 2016 tarihinde T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Engelli ve Yaşlı Hizmetler Müdürlüğü: http://eyh.aile.gov.tr/data/5480490c369dc57170df34bd/ adresinden alındı

Garland-Thomson, R. (2011). Sakatlığın Dahil Edilmesi, Feminist Kuramın Dönüştürmesi. R. Garland-Thomson, B. Dikmen, S. Yardımcı, & Y. Şentürk (Dü) içinde, Sakatlık Çalışmaları, Sosyal Bilimlerden Bakmak içinde (s. 521-548). İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Goffman, E. (2019). Damga, Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar (4. Baskı b.). (Ş. Geniş, L. Ünsaldı, & S. Ağırnaslı, Çev.) Ankara: Heretik Yayıncılık.

Güngör, F., & Güneş, G. (2012). Dünya’daki Gelişmeler Paralelinde Türkiye’de Değişen Özürlülük Politikaları . Yalova Sosyal Bilimler Dergisi, 2(3), 25-44.

Karagöz, İ. (2008). Toplumsal Emanet: Engelliler. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

Köten, E., & Erdoğan, B. (2014). Engelli Gençler, Sosyal Dışlanma ve İnternet. İstanbul: İstanbul Gelişim Üniversitesi Yayınları.

Kula, M. (2005b). Bedensel Engellilik ve Dini Başa Çıkma. İstanbul: Dem Yayınları.

Kulaksızoğlu, A. (2011). Türkiye’de Özel Eğitim ve Engelli Çocuk ve Ergen Hakları. A. Kulaksızoğlu (Dü.) içinde, Engelli Çocuk ve Ergenlerin Hakları El Kitabı (s. 15-26). İstanbul: Çocuk Vakfı Yayınları.

Nahya, Z. (2011). İmgeler ve Ötekileştirme: Cadılar, Yerliler, Avrupalılar. Atılım Sosyal Bilimler Dergisi, 1(1), 27-38.

Nazlı, A. (2012). “Öteki Beden”: Bir Ötekilik Biçimi Olarak Engelli Beden ve Engellilik. Sosyoloji Dergisi(27), 17-32.

Oliver, M. (1990). The Politics Of Disablement. USA:Palgrave Macmillian.

Oliver, M. (2011b). Sakatlık ve Kapitalizmin Yükselişi. (D. Bezmez, S. Yardımcı, & Y. Şentürk, Dü) Koç Üniversitesi Yayınları(227-242).

Örgütü, D. S., & D. B. (2011). Dünya Engellilik Raporu.

Özgökçeler, S., & Bıçkı, D. (2010). Özürlülerin Sosyal Dışlanma Boyutları: Bursa ve Çanakkale Örneklerinden Yansıyanlar. II. Sosyal Haklar Ulusal Sempozyumu, (s. 227). Denizli.

ÖZİDA. (1997). Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılığın Ölçülmesi ve Araştırılması. Özürlüler İdaresi Başkanlığı, Ankara.

ÖZİDA. (2010). Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılığın Ölçülmesi Araştırması. Ankara: Özürlüler İdaresi Başkanlığı.

ÖZİDA, & DİE. (2009). Türkiye Özürlüler Araştırması 2002. Özürlüler İdaresi Başkanlığı ve Devlet Enstitüsü Başkanlığı. Ankara: Devlet İstatistik Enstitüsü Maatbası.

Öztürk, M. (2011). Türkiye’de Engelli Gerçeği. İstanbul: MÜSİAD Cep Kitapları.

Schriner, K. (2011). Engeli Ollan Çocukların Türkiye’de Eğitime Erişimi: Durum Analizi ve Öneriler. D. Bezmez, S. Yardımcı, & Y. Şentürk (Dü) içinde, Sakatlık Çalışmaları Perspektifinden Sakat İstihdamı Sorunları ve Politikaları: Bir Uluslararası Yaklaşım (s. 269-298). İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Selçuk, S. (2012). Postmodern Dönemde Farklılığın Kutsanması ve Toplumun Parçacıllaştırılması. Sosyoloji Araştırmalar Dergisi, 15(2), 77-99.

Shakespeare, T. (2011). Sakatlığın Sosyal Modeli. D. Bezmez, S. Yardımcı, & Y. Şentürk (Dü) içinde, Sakatlık Çalışmaları, Sosyal Bilimlerden Bakmak içinde (s. 51-62). İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Şimşek, K. (2018). Osmanlı Devleti’nde Engelliler İçin Kullanılan Tabir, Lakap ve Sıfatlar. Belgi Dergisi, 2(15), 728-740.

Şişman, Y. (2012). Özürlülük Alanında Kullanılan Kavramlar Üzerine Genel Bir Degerlendirme. Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi, 7(28), 69-85.

Thomas, C. (2011). Sakatlık Kuramı: Kilit Fikirler, Meseleler ve Düşünürler. (D. Bezmez, S. Yardımcı, & Y. Şentürk, Dü) İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Yıldız, R., & Özgedey, O. (2018). Engellinin Akaraba ve Komşuluk İlişkileri. İstanbul: Kitabi Yayınları.