Kartaca – Roma İkilemi | Özgür Abanoz

0
807

 İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit rakipler olarak öne çıkarıldığından birbirlerini yok etmek için ellerinden geleni yapan taraflar oldukları söylene gelmiştir.

            Bu basit çıkarımı bir ilkokul çocuğu dahi yapabilecek iken günümüzde başat sayılan kerli ferli bilim insanlarının ağzında süslü ve entelektüel göründüğü için kullanılan “Ceterum autem censeo Carthaginem esse delendam”ı sadece bir söz dizisi halinde, direkt anlamıyla “Kartaca yıkılmalıdır” şeklinde görmek Türk akademisinin içinde bulunduğu içler acısı duruma sadece tüy dikmektedir. Özellikle sosyal bilimler için konuşacaksak, felsefenin fenni bilimlere kıyasla bu alana daha yakın olabileceğine yönelik düşünmek pek de sakıncalı görünmemektedir. Hatta Klasik Dönem ile alakalı ve bu döneme damgasını vuran böylesi bir çatışmada felsefi değerlendirmenin gerekliliğini göz ardı etmek tabiri caizse tıbbiyelilerin affına sığınarak hastayı muayene etmeden tanı koymaya benzemektedir. Hal böyleyken Marcus Porcius Cato tarafından hararetle savunulan bu sözün gerçekte ne anlama geldiğinin bilinçli yahut bilinçsiz şekilde göz ardı edilmesi, siyaset üzerine yapılan tartışmaları günümüz politik çatışmasında normalde olduğundan hayati bir noktaya getirmektedir.

            İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendini baskın biçimde gösteren sosyal bilimlerde fikir kıtlığı, bu tarihten günümüze yapılan teorik çalışmaları özellikle siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler başlıklarında; söylenenin ne olduğu ve nasıl bir değere sahip olduğundan çok, kimin ne dediği ve akademik çalışma yürütenler için bu konuşanlar arasından kendinizi kime yakın buluyorsanız onun etrafında toplandığınız bir hale dönüşmüş durumdadır. Bu açıdan kıraathanede, arkadaş çevresinde sohbet konusu olacak şekilde bir futbolcunun kariyerinin takibine ciddi biçimde benzerlik göstermektedir. Aynı şekilde takım tutar biçimde savunulan görüş, görüşü savunana karşı beslenen duygusal bağ -Evet, gerçek anlamda bir duygusal bağ kurulmuştur. Rasyonel bir değerlendirme yapılamadığından kişi söylediğinin önüne geçmekte ve akademide bir kurtarıcı arayan zihinlerde radikal bir bağlılık yaratmaktadır.- hobi olarak yapılan futbol takibi yerine holiganlaşan taraftarların durumuyla yakın benzerlik göstermektedir. Fikrin altını dolduracak düşünsel sürecin bir kenara bırakıldığı ve geçit törenine benzer biçimde tuttuğu takımın futbolcularını sayar gibi akademisyen saymak, hatta bu kişilerin yine sporcular gibi özel hayatlarını magazinsel biçimde en ince ayrıntısına kadar ezberlemek, düşünsel birikime katkı koymaktan çok daha önemli bir hal almış hatta bu magazinsel bilgiye vakıf olmak diğerlerinin arasında bir prestije dönüşmüştür.

            Bireye indirgenmiş bu vasatlık, haliyle kendini söylemlerde de göstermektedir. Bir anekdotun ne anlama geldiğinden ziyade süslü ve akademik durduğu için söylene gelen varlığı düşüncenin içini daha da boşaltmaktadır. Yukarıda verdiğimiz Roma – Kartaca çatışmasına dönecek olursak, basit anlamıyla bir görüşü yerle bir etmek yerine kullanılan “Kartaca yıkılmalıdır.” bu açıdan incelemeye muhtaçtır. Şöyle ki, aslında burada altı çizilen olgu Kartaca ve Roma toplumlarını oluşturan fikirdeki karşıtlıktır. Bu açıdan gerçekte, Roma özelinde Kartaca ve onu oluşturan fikirlerin ne derecede tehlikeli olduğu ve şehrin onu var eden fikirlerle bir bütün olduğu ve tamamının yer yüzünden silinmesi gerekliliği kastedilmektedir.

            Düalisttik bir çatışma olarak tanımlanabilecek bu durum devletlerin egemen felsefesinin özneleştirilmesinden ibaret bir haldedir. Toprağa bağlı soyluluğun temel alındığı bir yapıya sahip Roma devletinin karşısına askeri ve ticari yeteneğin söz hakkı sağladığı ve bu açıdan bir nevi meritokratik sayılabilecek Kartaca koyulmuştur. Soydan devam edecek varsıllığın ataerkil yapısına karşı doğanın hayatta bırakacağı anaerkil düzen çatışması konunun temelini oluşturmaktadır. Hatta öyle ki bu dinlerine de işlemiş durumdadır. Salt ataerkil bir inanç sistemine sahip Roma’nın karşısına dini ile de kadın ve erkek kültünün neredeyse eşdeğer sayıldığı ve Roma tarafından feminen addedilen bir yapı koyulmuştur. Bu yapıda, sırf ilerleyip tanrıların rızasını kazanmak için Roma’nın büyük bir küfür saydığı insan kurbanı bile gerçekleştirilmekte ve sunularda insan kanı akıtılması fikri dahi Roma’yı temellerinden sarsmaktadır.

            Bu açıdan Kartaca’nın yıkılması salt bir vandalizm meselesi değil, öne sürülen fikrin tam karşıtının tüm ilişikleri ile ortadan kaldırılması ve zihinlerden silinmesini amaçlamaktadır. Günümüz modern düalist karşıtlık kavramlarından sol ve sağa benzerlikleri nedeniyle böyle bir sürtüşmenin radikal ajandası olarak değerlendirilebilecek niteliktedir. Yani “Kartaca yıkılmalıdır.”, başkentin Ankara’ya taşınmasıdır. Bizans’ın yıllardır süren ölümcül hastalığının tamamına ermemesi sonucu yerini dinamik Türk devletinin almasıdır. Hatta İstanbul’un alınması meselesi Kartaca ile sandığımızdan daha da ilintilidir.

            Aktarılan efsaneye göre Kartaca şehrinin kurucusu Prenses Dido (Elissa veya Alissar olarak da bilinir.) Fenike’nin Sur şehrinden sürgün edilmesine müteakip Kuzey Afrika’nın günümüz Tunus bölgesine gelir. Bölgede daha önce Fenike ticaret kolonilerinin varlığı burayı iyi bir mesken haline getirmektedir. Yerlilerden bir şehir kurmak için toprak isteyen Dido, cevap olarak ancak bir öküzün derisi kadar yerin kendilerine verileceğini öğrenir. Prenses, yerli halkın bu aşağılayıcı cevabına karşılık şehrin kurulması için kesilen öküzün derisini ince şeritler haline getirerek yerleşkenin sınırlarını belirler ve Kartaca böylelikle kurulmuş olur. Anlatının birebir benzeri Türk tarihinde de bulunmaktadır. Henüz Fatih olmayan Sultan II. Mehmet, Bizans İmparatorundan İstanbul’un Rumeli kıyısında toprak istediğinde cevap olarak ancak bir öküzün derisinin kapladığı alan kadar arazi alabileceği iletilir. Sultan Mehmet de karşılık olarak bir öküzün derisini şeritler halinde keserek günümüz Rumeli Hisarı’nın sınırlarını çizer.

            Anlatılan hikâyenin bir yakıştırma mı gerçek bir söylence mi olduğu tartışmalıdır. Ancak açık olan nokta, az önce bahsettiğimiz karşıt fikirler arasındaki çatışmayı net bir biçimde ortaya koyuyor oluşudur. Buna göre artık ölür yaşar Bizans yıkılmalıdır. Varlığı Türk Devleti için bir kanser hücresi gibi, içten içe yıkıma sürükleyecek hatta toplumun felaketi olacak durumdadır.

            İşte Cato, Yaşlı Cato, tam olarak bu nedenlerle Kartaca’nın yıkılmasını istemektedir. Roma toplumu (özellikle cumhuriyet döneminde) için ticaret bayağı bir iştir. Bu işi tutan kişiler ticaretin doğası gereği olağandışı yöntemlerle kazanç elde edebilmektedir. Roma’ya göre uygun gelir ancak topraktan edinilir ve hayat bununla kazanıldığında Roma toplumunun idealine uygundur. Önemli olan Yaşlı Cato’nun yine yıkımına neden olduğu Yunan felsefesinin egemen olduğu Korinthos’daki gibi özgür düşünce değil, ataların yolundan gitmektir. Bireysellik devletin felaketi olacağından Kartaca sadece yıkılmakla kalmamalıdır. Hatta topraklarına tuz ekilerek verimsizlikle lanetlenmeli, böylesi bir düşünce yapısı bir daha ortaya çıkmayacak biçimde engellenmelidir. Ticaret ile elde edilebilecek zenginlik ve bilgi alışverişinin önüne geçilmeli, lüks Roma toplumunu yoldan çıkarmamalı; yabancı fikirler Roma aile yapısı, örf ve adetine zarar vermemelidir.

            Daha tutucu bir bakışla yıkılması istenen Kartaca, Türkiye özelinde İstanbul’un fethinde kendini göstermesinin yanında daha modern bir olguda da karşımıza çıkmaktadır. Buna göre bundan sonraki varlığı toplumu felakete sürükleyecek olan başkent İstanbul yıkılmalıdır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun İstanbul’un bu halini ele aldığı efsanevi Sodom ve Gomore şehirleriyle aynı ismi taşıyan romanındaki durumu yakıştırdığı biçimde yok olmalı, yeni bir şehir kurulmalı ve yeni doğmuş cumhuriyet eski başkent ile özdeşleşen tüm fikirlerden uzakta yükselmelidir. Her ne kadar ilerici olmasa da Yaşlı Cato tam bu nedenle Kartaca’nın yıkılmasını istemektedir. Çünkü Kartaca’nın yıkılması Roma’nın yükselişi anlamına gelmektedir. Roma’nın kuruluşu efsanesinde Alba Longa şehrinin kurucusu; Romayı kuran Romulus ve Remus’un atası Aeneas, Troia’dan kaçıp Latium’a gelmeden önce Kartaca’da yani Dido’nun krallığında demirlemiştir. Her ne kadar burada kalmak çekici görünse de Aeneas’ı bundan daha büyük bir kader beklemektedir. Gidip kendi şehrini kuracak ve anaerkil, Diyonizyak sistemin karşısına Apollonik ataerkil idealini gerçekleştirip eski düzeni yıkacaktır.

            Tüm bu beklenti ve serzenişe rağmen, Romanistler arasında genel kabul gören görüş Kartaca’nın yıkılmasının Roma Cumhuriyeti’nin de dolaylı olarak yıkılmasına neden olmuş olduğudur. Yıkım sonucunda Roma toplumunun nefret etmesine karşın tek adam yönetimi olan imparatorluk kurulmuş ve Cumhuriyet için yıkılan Kartaca aslında Cumhuriyet’in yıkılmasına neden olmuştur.

            Bu açıklamalardan sonra neden salt Vandalizm olarak değerlendirilmemesi gerektiği açıklanmaya çalışılan “Kartaca yıkılmalıdır.”ın kısa bir biçimde aslında temel felsefi bir çatışma olduğu ortaya koyulmak istenmiştir. Gerçekte ulaşılması kolay bir sonuç olmasına karşın bundan uzak değerlendirilmelerin değerli sayıldığı akademimizde, özellikle sosyal bilimlerde, böylesi temel meselelerin dahi naif bir yorumla gözden kaçmasını engellemek adına söylenmesi gerektiği düşünülmüştür.

            Vasatlık sadece çevremizde değil, artık kendini her alanda göstermektedir. Akademi ise bunun yaşanmasını istemediğimiz ancak en yoğun şekilde gerçekleştiği yerlerden biridir. Meydanın boş olduğu ve geçmişte kalan zamanlarda aklına gelen en parlak fikrin aslında yabancı düşün ürününden yapıştırma olduğunu bilinçli yahut bilinçsiz biçimde gözden kaçıran, gelen eleştirileri alan dışı olduğu iddiasıyla korunaklı sulara çekmeden cevaplayamayan vasat kişilerin doluştuğu bir yapıya dönüşmüş haldedir.

            Bu kötü duruma ek, yarattıkları sözde gelenek takip edilmeye devam edilmektedir. Bilgi birikiminin değerlendirmesinin yapılması gerekirken alanlara aday yeni çalışanlar tarafından eleştirilen kişilere benzer bir yol tutulmuş durumdadır. Tıpkı bir geçit töreninde olduğu gibi süslü fikirler sıraya dizilerek mubah olan kişilerinki seçilmekte ve sırf bu yol tutulduğu için içinde herhangi orijinal düşünce olmasa bile çalışmaların öyle olduğu umuduyla alkış beklenmektedir.

            Hayatının kalan kısmında takdir edilmediği, kenara atıldığı için genç kuşağın bu düşünceye kapılması gayet doğaldır. Hatta popüler kültürde akademisyen olmak takdir edilmek sayıldığından bu yanılgıya düşülmesi de normal görünmektedir. Ancak anormal olan, üniversitenin sadece ders başlıklarına sıkışmış ve içeriğinin sanki lise öğrencilerine anlatılacakmış gibi düzenmiş olmasıdır. Dersi vereni, gelen öğrencinin kalitesi düştükçe ilginç biçimde dersin kalitesini düşürmeye yöneltmektedir. Ancak kaçırılan nokta üniversitede kimsenin mezun edilmesinin zorunluluğunun olmadığıdır ki genci yaşlısı -Bilmiyorum, belki bu kalitesizlik kendi vasatlıklarını perdelediğindendir.- buna da pek ses çıkarmamaktadır.

            Peki genç arkadaşların bu yanılgıları, yaşlıların suskunluğu bir kenara bırakıldığında sayısıyla övünülen fakülteler, enstitüler ne yapmaktadır? Yapılan onca yatırım düşünsel antolojilere mi gitmektedir? Son yirmi senedir kamu hukukunun en ücra alanlarının dahi pratikte yer bulduğu ülkemizde sosyal bilimler ne ortaya koymuştur? Tüm bu emek, tıpkı sosyal medyada yabancı ülkelerde moda olduğu görülen kıyafetlerin ülkemizde de tercih edilmesi gibi bir benzerlikle akademiye mi uygulanmaktadır? Toplumsal gerçeklikten kopuk salt çeviri fikirler üzerinden bilim üretiminin sonucu sadece bizleri mi korkutmaktadır? Yahut fenni bilimlerin hedef tahtasına yerleştirilerek, alanı hiç anlamayan ancak elindeki gücü bu alanda da kullanabilecek fen bilimcilerin aşağılama malzemesi haline getirmek mi tercih edilmektedir? Bu kadar sözde uzman ne ile ilgilenmektedir ki Türk sosyal bilimleri yerlerde sürünmektedir?

*Bu yazı ilk olarak Anlık Dergisi’nde yayınlanmıştır.