“İnsanlığın Ön Cephesi Avrasya” Kitap İncelemesi | Deniz Yüce

0
1047

Giriş

Kaynak Yayınları’ndan 2017 yılında çıkan Aleksandr Dugin’in “İnsanlığın Ön Cephesi Avrasya” kitabının çevirisi Erdem Ergen tarafından yapılmıştır. Yazar Aleksandr Dugin, siyaset bilimcidir. 1980’li yılların sonundan itibaren Rus yurtsever hareketi saflarında politikaya atıldı. Avrasya Hareketi’ni örgütlemek için 1988 yılında EON Yayınları’nı kurdu. Köşe yazarlığı ve radyo programcılığı da yapmakta. 1998’den 2004 yılına kadar Rusya parlamentosu olan Duma’nın siyasi ve coğrafi-stratejik kurulu başdanışmanı olarak görev alan Dugin, 2001 yılında kurulan Avrasya Hareketi’nin de liderliğine seçildi. Çeşitli dergi ve internet sayfalarında çok sayıda makalesi yayımlanan Dugin’in ayrıca siyasi, felsefi ve toplumsal içerikli 10 civarında kitabı bulunuyor. Eylül 2003 yılında kurulan Avrasya Partisi’nin genel başkanlığına getirildi. Son yıllarda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in dış politika başdanışmanlığını yapmaktadır.

Türkçe’de yayımlanan diğer yapıtları: Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım (2003), Nursultan Nazarbayev’in Avrasya Misyonu (2006), Moskova-Ankara Ekseni (2007),

Bu kitabı seçmemin sebebi; Aleksandr Dugin’in yaşayan önemli Rus jeopolitikçilerinden biri olmasının yanı sıra Uluslararası Avrasya Hareketi’nin lideri sıfatıyla ülke politikasının içinde bir isim olarak bilinmesi. Ancak onu herhangi bir siyasi eylemciden ayıran yanı teorik birikimi ve bu özelliği ile Rus yönetici elitleri arasında oynadığı etkin roldür. Bu kitabında ise; teorik temellerini oluşturmaya çalıştığı Avrasyacılık düşüncesiyle farklı siyasi rejimler altında değişmeyen, tutarlı bir süreklilik gösteren Rus stratejik zihniyetinin ipuçlarını vermektedir.

Kitabın içeriğiyle ilgili konuları bir özet şeklinde aktarmaya çalışacağım…

Kitap Avrasyacılık Hareketinin 20. Yüzyılının İlk Yarısındaki Kısa Tarihçesi ile başlıyor. Avrasyacılık, ilk Rus mülteci dalgasının (1917 Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nden sonraki göçmenler) ideolojik, siyasi ve toplumsal hareketidir. Bu hareket, Rus kültürünün Avrupalı bir kültür olmadığını kabul eder. Rus kültürünün, dünya kültürleri arasında Batı ve Doğu kültürü özelliklerinin eşsiz bir bileşimi olduğunu, bu yüzden de hem Batı’ya hem de Doğu’ya ait olmakla beraber, gerçek anlamda ne Batı ne de Doğu kültürü olduğunu ileri sürer.

“Avrasya” terimi, Alman dilbilimci Aleksander von Humboldt tarafından ortaya atılmıştır. Humboldt bu kavramla, Avrupa ve Asya’nın bütün coğrafyasını tanımlamıştır. Rusya’da bu terim ilk defa coğrafyacı V. İ. Lamanskiy tarafından kullanılmıştır. Avrasyacılar insanı, “genel Avrupalılaşma kabusu”na karşı savaşmaya çağırıyor ve “Avrupa boyunduruğunu kaldırmayı” talep ediyorlardı. N. Trubetskoy, 1920 yılında Sofya’da Bulgarca basılan “Avrupa ve İnsanlık” adlı kitabında; Roma-Alman dünyasının, kendi kültürüyle birlikte en kötü düşmanları olduğu fikrine alışmaları gerektiği fikrini işliyordu.

Avrasyacılar, Rusya’nın Doğulu gelişme yönünü jeopolitik etkenlerle izah ediyorlardı. Din açısındansa Ruslar, P. N. Savitskiy’in yazdığı gibi, “son derece Ortodokstular”, çünkü onlar açısından “Ortodoks Kilisesi, aydınlık veren bir kandildir”.

Avrasyacılık, gelecekte Rusya için ulusal fikir, yani “hakim fikir” olacaktı. Siyasetin, ekonominin, toplum yapısının ve endüstriyel gelişmenin bütün alanları bu “hakim fikre” uygun hale getirilecekti. Devlete ve ulusa anlam veren tek bir şey “hakim ide”dir. “Hakim ide”yi en büyük değer olarak kabul eden siyasi düzene Avrasyacılar “ideokrasi” ismini verdiler (Yunanca “idea” = “fikir”; “krotos” = “hakimiyet”). Rusya her zaman, “Kutsal Rusya”, özel tarihsel misyonunu yerine getiren bir ülke olarak düşünülürdü.

Rusya-Avrasya için, Avrupalı “liberal demokrasi” normlarının birebir benimsenmesi hem anlamsızdır hem de imkânsız ve zararlıdır. Rusya’da halkın siyasal yönetime katılma yöntemine ilişkin başka bir kavram kullanılacaktır: “Demosi” (Yunanca “demos” = halk). Bu katılım yöntemi, hiyerarşiye aykırı değil, fakat parti-parlamento yapılarında da biçimlendirilmemelidir. “Demosi” yapısında yerel şuralar, bölgesel ve ulusal (küçük uluslar halinde) meclisler bulunur. “Demosi” toplumsal özyönetimi, köylülerin cemaat esasına göre biçimlenir. “Demosi”ye örnek olarak, Moskova Rusya’sında Kilise papazının cemaat tarafından seçilmesi gösterilebilir. Demokrasi formel olarak otokrasinin karşıtı olduğu halde, “Avrasya demosisi” tam olarak “Avrasya otoriterizmi”yle uyuşabilir.

Devamında ise kendisini “son Avrasyacı” olarak tanımlayan L. N. Gumilev’in “pasyonarlık” teorisinden bahsetmiştir. Bu teoriye göre; Gumilev esasta, Avrasyacıların tarihsel ve metodolojik düşünceleriyle hemfikirdi. “Etnoslar (ulusal yapılar) arasında olumlu veya olumsuz “komplimenter”liğin nedeni nedir”? sorusu ile meşguldü. (Komplimenterlik, Gumilev’in icat ettiği bir kavramdır. Buna göre bir ulus başka bir ulusun kültürüne karşı ya sempatiyle ya da antipatiyle yaklaşır.)

Etnos; tarihsel zorunluluk nedeniyle herhangi bir insan topluluğu, kolektif yaşamak zorundadır ki, bu, halk, ulus, kabile ve soylar birliğidir. Her etnosun bir başlangıcı ve sonu vardır. O doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Aynı zamanda herhangi bir etnos ya da herhangi bir ulus “tek başına yaşayamaz”. Etnoslar arasında çeşitli etnik ilişkiler oluşur. Bu ilişkilerin karakteri, komplimenterliğin olup olmamasına, sempatiye veya antipatiye bağlıdır. Buradan yola çıkarak; Moğollar ve Türklerin de 14.-16. yüzyıllarda Merkezi Rusya’da Ruslarla birlikte yaşadıklarının altını çizen Gumilev, dolayısıyla Moskova Rusya’sının tarihinin, Avrasya Kıtası’nın tarihinden, yani Rus-Tatar etnik ilişkilerinden kopuk bir şekilde incelenemeyeceği sonucuna varıyordu.

Bu bilgileri verdikten sonra Dugin, Yeni Avrasyacılık’ın ortaya çıkışını ele alır. Sosyalizm-Kapitalizm, Varşova-NATO ikilemlerinin ilkel olduğunu, fakat bu ilkel mantığın galip çıktığını söyler. “Reformcular”ın kayıtsız şartsız Batı savunucuları olduğunu, onların mantığını hızla öğrendiklerini ancak “reform karşıtları”nın da son dönem tipi Sovyet yaşam tarzının savunucuları olduklarını fakat bu yaşam tarzının mantığının ve yapısının hızla onlardan uzaklaştığını savunuyor.

Rusya dışsal, yabancı bir şey gibi olmuştu (“bizim ülke” yerine “bu ülke”, “reformcuların” tipik bir deyimidir). Bu bakış açısıyla Rusya’dan Batı’ya değil; Batı’dan Rusya’ya bakılıyordu. Bu durumda “reformcuların” teorisindeki Batılı mekanizmalar bile, devletin ulusal yapısının yaratılması ve kuvvetlendirilmesi için değil, fakat ne kaldıysa onun da yıkılması için kullanılmıştı. Devletin yok edilmesi “reformların” rastlantısal bir sorunu değildi, fakat fiilen stratejik bir amaçtı.

Bu şartlarda Yeni Avrasyacılık, bir ideoloji ve siyasi hareket olarak yavaş yavaş ortaya çıktı. Bu düşünce, geçmiş Sovyet yanlılarının (Rusya Federasyonu Komünist Partisi-KPRF, Rusya Komünist İşçi Partisi-RKRP, “Çalışan Rusya” Hareketi), marjinal monarşizmin ve muğlak milliyetçilik akımının (Rusya Liberal Demokratik Partisi-LDPR) ve Sovyet sonrası yurtsever hareketlerin ana akımlarından biri haline geldi.

Bu aşamada, komünist olmayan yurtsever çevrelerde “Sağcı Yeni Avrasyacılık” oluşmaya başladı. 80’li yılların sonunda Moskova’da, 1930’larda komünistler tarafından yıkılmış olan Kurtarıcı Mesih Kilisesi’nin yeniden inşa edilmesi, eski kiliselerin her tarafta açılması, Çar II. Nikolay ailesinin azizleştirilmesi, devrim dini ve monarşist kültürün yeniden canlandırılması, okullarda Rusya tarihinin Sovyet Marksist-maddeci görüşün dışındaki eğitimi, “alay papazlarının” ordu içindeki yerlerinin yeniden korunması ve milliyetçi yurtseverlerin teklifleri protesto kasırgasıyla karşılanıyordu. Buna benzer “muhafazakar” eğilimler hem reformcular hem de eski Sovyet taraftarları tarafından mutabakat halinde “faşizm” olarak damgalanıyordu.

1990’lar yeni Avrasyacılık fikrine yönelik entelektüel çabaların ivme kazandığı dönem olarak da kabul edilebilir. Bu dönemdeki Yeni Avrasyacılığın “Sağcı-muhafazakar” özelliği vardı: onun Ortodoks-monarşist, “yurtsever-milli” unsurları çok önemlidir. Bu görüşler “Sol” Avrasyacılar tarafından sert olarak eleştiriliyordu. Bu aşamada Dugin’le birlikte Geydar Cemal de “Avrasyacı” olmuştu. Daha sonra Geydar Cemal “İslamizm” için “Avrasyacılık”ı terk etmiştir. Bu yıllarda Lev Gumilev ve takipçileriyle doğrudan bir temas kurulmamıştı. “Yeni Avrasyacılık” gelişmesinin bu döneminde daha çok metafizik, felsefi, dini araştırmalar, konferanslar ve yayınlar yapılıyordu. Ana vurgusu gelenekçilikti.

Avrasyacıların uygarlık yaklaşımları da doğal olarak farklılık gösteriyor. “Roma-Alman uygarlığının eleştirisine” önemli bir vurgu yapılıyor. Eleştirinin okları özellikle Anglosakson dünyasına ve ABD’ye yöneltiliyor. “Batı dünyası”, Alman “muhafazakar devrimi”  ve Avrupa’nın “Yeni Sağcı” ruhunda bir bölünme yaşıyor.

Bir tarafta Atlantik (ABD+İngiltere), diğer tarafta ise Kıta Avrupası tarafsız ve olumlu işbirliği yapılabilecek bir olgu olarak kabul görüyor. “Roman-Alman” kavramı, Yeni Avrasyacılık tarafından kullanılmıyor (Klasik Avrasyacılık’tan farklı olarak), daha çok “Atlantikçilik”, “Anglosakson dünyası”, “küreselleşme”, “Yeni Dünya Düzeni”, “evrensel liberalizm” gibi kavramlar söz konusu oluyor.

“Gelişme yatağı” ve “coğrafi determinizm” tezleri temel önemini kazanıp “evrensel düşünme” ve “uyumlulaşma”yla birleşiyor. “Dünya tarihi” fikri ve genel tarihçilik ise terk ediliyor. Yeni Avrasyacılık tarih felsefesini “evren” açısından bütünüyle gözden geçiriyor. Bu arada tarihin çeşitli dönemlerindeki modeller (İ. Danilevskiy’den O. Spengler’e, A. Toynbee’ye ve L. Gumilev’e kadar) genelleştiriliyor. Bu prensibin tam ifadesi, “evrim” ve “ilerleme” düşüncelerini reddeden gelenekçi felsefe içinde bulunuyor. Bununla ilgili olarak “evrensel dönemler”, “varlığın çoklu durumu”, “kutsal coğrafya” gibi fikirler gelişiyor.

Ayrıca, “Yeni Slavcılık” tezi Avrasyacılıkla uyumlaştırılıyor. İlk Slavcıların öğretisine göre Slavların, daha doğrusu Rusya-Avrasya kökenli ulusların diğer Avrupa uluslarının istedikleri “eşitliği” istemeleri yeterli değildir. Onlar “Batı’nın küreselleşme projelerine” karşı çıkan bütün dünya uluslarının öncülüğünü üstlenmelidirler. Bu, yeni Sovyet sonrası kavramlarda, ulusal Mesihliğin son derecede yüksek bir ifadesidir. Aslında Yeni Avrasyacılıkta; Slavcılıktan Rus halkının kökenlerine sevgi, eski dine büyük ilgi, I. Petro reformlarının eleştirisi kalıyor. Aynı zamanda Slavların soy yakınlığı fikri reddediliyor, çünkü Slavlar kültür, din, jeopolitik ve uygarlık açısından birbirinden çok farklıdır. K. Leontiev’le hemfikir olan Yeni Avrasyacılara göre “Slavlar vardır, ancak Slavcılık (birleşme projesinin esası olarak düşünülen ırk bütünlüğü anlamında) yoktur”. Son zamanda bazı durumlarda “Slavcı” terimi “Avrasyacı”nın tersi olarak kullanılabiliyor. Bunun anlamı, etnik-ırkçı (yabancı düşmanı-şovenist) eğilimli yurtseverin, jeopolitik-uygar düşünen yurtseverlerle karşı karşıya gelmesidir.

Sonuç

            Bugün oluştuğu ve kavrandığı gibi küreselleşme süreci, tek boyutlu, tek planlı, tek yönlü bir harekettir. Bu hareketin özeti, özellikle Batı (Amerikan, Anglosakson) uygarlığına özgü olan yaklaşımların evrenselleştirilmesidir. Bu sürecin anlamı, farklı olan sosyopolitik, etnik, dini, milli ve devlet modellerinin ve sosyal-ekonomik özelliklerin, sık sık da zorla ve yapay olarak, tek bir şablona indirgenmesidir. Aslında temelsiz olan bir şeyin, evrensel olduğu iddia edilen tek bir modelin bütün dünyaya zorla kabul ettirilmesidir. Küreselleşme, Amerikan sisteminde doruğuna ulaşmış olan Batı Avrupa’nın tarihsel eğilimidir. Küreselleşme, Atlantikçi paradigmanın zorla kabul ettirilmesidir.

Avrasyacılık, “Küreselleşme”ye karşı genel alternatif arayışıdır. Küreselleşme çok yeni bir gelişmedir ve Avrasyacılık (ve Yeni Avrasyacılık) tarafından olumsuz olarak değerlendirilen her şeyin de özüdür. Geniş anlamında “Avrasyacılık”, “antiküreselleşme”nin veya “alternatif küreselleşme”nin programatik platformu oluyor. Avrasyacılık, küreselleşmeye “objektif” ve “pozitif” anlam yüklemeyi reddeden bütün mevcut akımları sonlandırarak, küresel karşıtı sezintilere bir doktrin karakteri veriyor.

Avrasyacılık, tek kutuplu küreselleşmenin karşıtı olan eğilimleri ve akımları içine alan ve aynı zamanda olumlu ve yaratıcı bir şekilde ifade edilen bir projedir. Yani Avrasyacılık kendisini, tek kutuplu küreselleşmenin eleştirilmesiyle ve reddedilmesiyle sınırlanmadan, tek kutuplu küreselleşmeyle rekabet edebilen ve aynı derecede temellendirilmiş olan çok kutuplu küreselleşme projesini ileri sürüyor.

Avrasyacılık, merkez-çevre modeli esasında kurulan dünya yapısını reddeder ve onun yerine, yarı özerk ve göreceli olarak birbirine açık olan “büyük bölgenin” takımyıldızı olarak gözükecek gezegeni teklif eder. Bu “büyük bölgeler”, milli devletler değil, “demokratik imparatorluklar”a benzeyen ama kıta federasyonları olarak organize edilen devletler blokudur. Bu arada milli devletler de belirli bir derecede iç özelliklerini koruyacaklardır. Böylece her bir “kıta federasyonu”, etnik, kültürel, dini ve idari birimlerin karmaşık sistemlerini içeren çok kutuplu bir sistemi oluşturacaktır.

En geniş anlamda Avrasyacılık, 21. yüzyılın alternatif küreselleşmesini savunmaktır ve bu anlamda “çok kutuplu dünya”nın karşılığı olan bir kavram olarak da kabul edilebilir.