II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Yusuf Akçura’nın Türk Milliyetçiliğine Etkisi (1908 – 1923) | Deniz Yüce

0
1270

Özet

            Yusuf Akçura, analiz yeteneği ve yüksek öngörüsüyle Osmanlı aydınları içerisinde farklı bir yere sahiptir. Fikirlerini değerli kılan, yaşadığı dönemdeki olayları doğru yorumlayabilmesi ve kendine has bakış açısı geliştirebilmesi olmuştur. Uygun ortam oluşana kadar çalışmalarını kültürel Türkçülüğe odaklamış, uygun ortamın oluşmasına çalışmış ve uygun ortam oluştuğunda siyasal Türkçülük düşüncesini dile getiren ilk kişi olmuştur. Sonrasında ise siyasal Türkçülüğü sistemleştirme yoluna gitmiştir. İmparatorluktan ulus devlete geçiş sürecinde ortaya koyduğu düşünceler, diğer Türkçü aydınların düşüncelerinden daha somut ve gerçekleştirilebilir olmuştur. Dolayısıyla ümmet toplumundan millet toplumuna geçişte, bu özellikleriyle ön plana çıkmış, yaptığı çalışmalarla da yeni rejimin altyapısının oluşmasına katkı sağlamıştır. Laik toplum düşüncesini, Türk milliyetçiliğine eklemleyerek modern milliyetçiğin oluşumuna çalışmıştır.            

            Bu çalışmada, Türkçülük fikrinin; Osmanlı Devleti’nde, Milli Mücadele döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde geldiği anlamlar açıklanmaya çalışılmıştır. Bunu yaparken de o döneme fikirleriyle damgasını vuran bir aydının bakışı üzerinden ilerlemeye çaba sarf edilmiştir. Döneme, Yusuf Akçura’nın milliyetçilik kuramı açısından bakmaya çalışılmıştır. Ayrıca, dönemin siyasal iktidarı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle ve diğer Türkçülerle olan fikir ayrılıklarını karşılaştırma yöntemi izlenmiştir. Bu, bize İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ve diğer Türkçülerin fikirsel dönüşümünü ve Yusuf Akçura’nın döneme etkisini göstermesi açısından önemli bir bakış açısı sunmuştur ve makalenin ana fikri bu temel üzerinden şekillenmiştir.

Anahtar Kelimeler: Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, Türkçülük, milliyetçilik, meşrutiyet,       

Abstract

            Yusuf Akçura has a different place among the Ottoman intellectuals with his analysis ability and high foresight. What makes his ideas worthwhile is that he can interpret the events of his life correctly and develop his own point of view. Until the appropriate environment was formed, he focused his studies on cultural Turkism, worked to create a suitable environment and became the first person to express the idea of ​​political Turkism when a suitable environment was formed. Afterwards, he systematized political Turkism. The ideas he made during the transition from the Empire to the nation-state became more concrete and realistic than the thoughts of other Turkish intellectuals. Therefore, in the transition from the community of nation to the society of society, it has come to the forefront with these features and it has contributed to the formation of the infrastructure of the new regime with the work it has done. He tried to form modern nationalism by articulating the idea of ​​secular society to Turkish nationalism.

            In this study, the idea of ​​Turkism is tried to explain the meaning of that came in the Ottoman Empire, in the National Struggle period and in the founding of the Republic of Turkey. In doing so, efforts have been made to move through the view of an intellectual who has left his mark on the period with his ideas. It was tried to look at the period from the perspective of the nationalism theory of Yusuf Akçura. In addition, the method of comparing the disagreements with the Union and Progress Society which are the political power of the period and the other Turks were followed. This gave us an important perspective in terms of demonstrating the intellectual transformation of the Committee of Union and Progress and other Turkish scholars and the effect of Yusuf Akçura on the period.

Key Words: Yusuf Akçura, Three Style Politics, Turkism, nationalism, constitutionalism

Giriş

            Yusuf Akçura, 2 Haziran 1876’da Simbir’de doğmuştur. Anne ve baba tarafından zengin akrabalara sahiptir. 3 yaşında babasını kaybeden Yusuf Akçura, babasından kalan işletmelerin iyi yönetilememesi sebebiyle yaşadığı ekonomik sıkıntılardan ve Ruslaştırma politikasından dolayı İstanbul’da bulunan Aksaray-Yusufpaşa semtine yerleşmiştir. Bir süre burada kaldıktan sonra Rusya’daki ortamın yumuşaması ve ekonomik sıkıntıların giderilmesiyle birlikte memleket ziyaretinde bulunmaya karar vermiştir. Yol üzerinde, eniştesi Gaspıralı İsmail Bey’le, Simbir’de ise; amcası İbrahim Reşid Efendi ile görüşmüştür. Simbir’deyken eniştesi ile Türkçülük siyasi akımı hakkında fikir alışverişinde bulunmuştur. Ayrıca Kazan’da, Şihabedin Mercani ve Kayyum Nasıri ile de tanışmıştır. Bu kişiler, Yusuf Akçura’nın fikirlerinin gelişmesi üzerinde önemli etkiye sahiptir.[1]

            Tekrar İstanbul’a geldiğinde Askeri Rüştiye’ye kaldığı yerden devam etmiş, sonra Harbiye Mektebi’ne ve ardından da Erkan-ı Harb’e girmiştir. Bu süreçte annesini de kaybetmiştir. Harbiye Mektebi’ndeki hocalar, dönemsel rüzgârın etkisiyle meşrutiyet propagandası altında kalmış ve yayılmasında etkili olmuşlardır. Akçura da bu propagandalardan etkilenmiş olacak ki, gizli faaliyetlerde bulunması gerekçe gösterilerek 45 gün prangabentlik cezası almıştır. Ancak başarılı bir öğrenci olması ve Rıza Paşa’nın da çabasıyla ceza almaktan kurtulmuştur.[2]

            Bundan sonraki süreçte de, Yusuf Akçura’nın gerek Rusya’da gerek Türkiye’de mücadelesi devam etmiştir. Esaret altına alınmış, sürgünlere gönderilmiş, ancak mücadelesinden taviz vermeden inandığı yolda devam etmiştir. Aşırı rahatsızlandığı, doktorların istirahat etmesi gerektiğini söylediği hayatının son dönemlerinde bile çalışmalarına ara vermemiştir. Bu anlamda; idealist, aydın ve gerçek bir dava adamıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik temeline önemli fikirsel katkıları mevcuttur.

            Yusuf Akçura’nın yaşadığı dönemin koşulları, düşüncelerinin şekillenmesinde en önemli etkendir demek mümkündür. Rusya’da gördükleri baskı ve asimile çabaları, Trablusgarp’ta hapsedilmesi, Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecine girmesi, Fransa’da Siyasal Bilgiler Okulu’nda eğitim alması ve o dönem bütün dünyayı etkilemiş olan milliyetçilik fikrinin ortaya çıkıp gelişmesi… Bu şartlar altında özgün bir milliyetçilik anlayışı geliştiren Akçura, yeni bir devletin kuruluşuna giden sürecin başlamasını tetiklemiş ve bu sürecin altyapısını oluşturan en önemli mimarlardan birisi olmuştur. Yeni rejimle olan düşünsel paralelliği Akçura’nın bir anlamda cumhuriyetin ideoloğu olarak adlandırılmasını sağlamıştır. Öldüğü 1935 tarihine kadar Türkiye Cumhuriyeti’nde çeşitli görevler üstlenmiş, sorumluluk almaktan çekinmemiş ve başarılı bir şekilde aldığı görevleri yerine getirmiştir. Bunu yaparken de ilkelerinden taviz vermemiş ve idealinden sapmamıştır. Akçura’nın çalışma konularını; Türk Tarihi, Osmanlı Tarihi ve Avrupa Yakınçağ Tarihi olarak üç grupta toparlayabiliriz.

1. Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve II. Meşrutiyete Kadar Olan Gelişimi (1876-1908)

            Milliyetçilik kavramının doğuşunu incelediğimizde, ilkçiler ve modernistler olmak üzere iki grup karşımıza çıkmaktadır. İlkçiler olarak anılan grup, milliyetçiliği tarihin her evresinde var olan bir olgu olarak kabul ederken, modernistler milliyetçiliği bazı gelişmeler sonucu ortaya çıkan modernizmin getirdiği bir kavram olarak açıklamıştır. İlerleyen aşamada mevcut iki düşüncenin sentezi oluşturulmuş, etno-sembolcüler adıyla üçüncü bir ekol ortaya çıkmıştır. Bunlar ise milliyetçiliği tanımlarken milliyetçiliğin geçmişten beri var olan bir olgu olmasıyla birlikte modernitenin milliyetçilik kavramını önemli ölçüde etkilediğini ifade etmiştir. [3]

            Akçura’nın, milliyetçiliğin doğuşu konusunda 19. yüzyılı işaret etmesi onun da modernistler gibi konuya yaklaştığını göstermektedir. Milliyetçiliğin köklerine geçmişte rastlanabileceği gibi varlığının ve tanımının kabulünün bu dönemde olduğunu ifade etmiştir. Fransız İhtilali’yle birlikte her milletin egemenlik hakkı olduğunu, başka bir devletin egemenliği altında yaşamak zorunda olmadığını görmüştür. Ancak bu talep ve birlikte yaşama isteği neticesinde doğan bir birlikteliğin bir millet teşkil edebileceğini savunmuştur.[4] Fransız İhtilali ve Almanların tarih-dilbilim konusunda yaptığı araştırmalar milliyetçilik düşüncesinin temelini oluşturmuştur. Buradan hareketle iki farklı milliyetçilik türü ortaya çıkmıştır. Fransız etkisinin kendini gösterdiği istek ve iradeye dayanan milliyetçilik ile Alman etkisinin kendini gösterdiği ırka dayanan milliyetçilik.[5] Milliyetçilik fikrinin gelişmesine Türkoloji’nin de önemli katkıları olmuştur.[6] Türkler arasında milliyetçilik fikrinin öncelikle Kuzey Türklerinde filizlenmesinin sebeplerinden biri de Türkoloji alanında dil ve kültür olaylarının incelenmesinin millet oluşumunu tetiklemesidir.[7] Bu milliyetçilik türü, kültürel milliyetçilik olarak nitelendirilmiştir. Bu sayede bölgedeki Türkler, geniş ve dağınık olarak Türklerin bu bölgeye yayıldığını ve etki alanının olduğunu fark etmişlerdir. Bu fark ediş, İsmail Gaspıralı tarafından “dilde, fikirde, işte birlik” şeklinde sloganlaştırılmıştır.

            Osmanlı Devleti’nde ise milliyetçilik hareketleri Batı’dan Doğu’ya doğru bir seyir izlemiştir. Müslüman olmayanlarla başlayan milliyetçi hareketler daha sonra Müslüman – Osmanlı Milleti’ni de etki altına almıştır. Osmanlı Devleti’nin yapısı dini olarak ikiye (Müslüman – Müslüman olmayan) ayrıldığı için ve Müslüman olmayanların inancına karışmamış olması, kilisenin milli bilinci yaşatması ve milli burjuvazinin varlığı bu milliyetçi hareketleri etkileyen önemli unsurlardan olmuştur.[8]

Osmanlı Devleti’ndeki milliyetçi düşünce, yeni iletişim kanallarının oluşması ve ulaşım imkanlarının gelişimiyle birlikte, Türkoloji alanında yapılan çalışmaların Osmanlılar tarafından öğrenilmesi ve Balkanlardan Orta Asya’ya kadar Türk kültürünün birleştiriciliğinin fark edilmesiyle güçlenmiştir.[9]

            Müslüman olmayanlarda, kilisenin milliyetçilik fikri üzerinde oynadığı rolün bir benzerini Türk milliyetçiliğinin gelişiminde görmek mümkün olmamıştır. Türk milliyetçiliği, dini ve ulemayı karşısına alarak varlığını sürdürmek zorunda kalmıştır.[10] Ancak milliyetçiliğin gelişimi açısından, Kuzey Türkleri ile Osmanlı Türkleri arasındaki farklılığı bu noktada belirtmek gerekmiştir. Rusya’nın asimilasyon ve Ruslaştırma politikalarına karşılık din, Kuzey Türklerinde birleştirici bir unsur halinde ortaya çıkarak Türk milliyetçiliğinin gelişimine paralel bir seyir izlemiştir. Yukarıda belirtildiği gibi Osmanlı Türklerinde ise böyle bir durum söz konusu olmamıştır.

            Türk milliyetçiliğinin 1918 civarı benimsendiği kabul edilirse, doğuşunu belirlemek için 1800’lü yılların ortalarına kadar gitmek gerekmiştir. Türk milliyetçiliği ilk olarak kendisini Osmanlıcılık adı altında göstermiştir. 1865 yılına kadar Osmanlıcılık-İslamcılık kaynaklı süreç, Türk milliyetçiliğinin oluşmasına ortam hazırlamıştır. 1900’lerin ilk çeyreğine kadar olan süreç Türk milliyetçiliğinin en önemli dönemi olmakla birlikte, özellikle Balkan Savaşları’nın sonucu, Türk milliyetçiliğinin itici güçlerinden biri olmuştur.[11] Dolayısıyla ilk Türkçüler de Osmanlıcılık ve İslamcılık akımları içinden çıkmış ve belli oranda bu düşüncelerle bağlantılı olan kültürel Türkçüler olmuştur. Devletin olduğu gibi varlığını sürdürmesine gayret etmişlerdir.[12] Bu düşünce ise bahsettiğimiz akımlardan Osmanlıcılık düşüncesine benzer nitelikte belirmiştir. Bu bağlantıyı ortaya koyması açısından Avrupa’da örgütlenen Türkçülerin kendilerini ilk başta Genç Osmanlılar olarak tanımlayıp, Osmanlıcılık politikasının çökmesinden sonra ise Jön Türkler olarak tanımlamaları bu açıdan önemli bir örnek olarak göze çarpmıştır. O dönem yaygın kanı Türk milliyetçiliğinin Osmanlı Devleti’ni parçalayacağı şeklinde olmuştur.[13]

            Halbuki daha sonra anlaşıldığı gibi, o dönem tartışılan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük düşüncelerinin hiçbiri, Osmanlı Devleti’ni mevcut haliyle koruyacak kadar kudretli olamamıştır. Dolayısıyla üç fikir akımı da belirli dönemlerde denenmiş ve neticede en uygun olanı, yani Türkçülük egemen politika halini almıştır. Şu şekilde ki; II. Mahmut’a kadar dayandırılabilen, Osmanlı Milleti adı altında, herkese eşit hak ve görevler vererek, “Amerikan Milleti” tarzında bir millet yaratıp toprak kayıplarını önlenmek fikri ilk olarak ortaya atılıp desteklenmişti.[14]

Ancak “Osmanlı” üst kimliği altında birleşmek, dönemin koşulları içerisinde neredeyse imkânsız gibidir. Türkler, 600 yıllık saltanatlarını kaybedeceklerini ve sıradan halk olarak nitelendirdikleri insanlarla aynı statüye ineceklerini düşünmüştür. Müslümanlar, egemen din İslam olduğu için, hatta Osmanlı Devleti Müslüman – Müslüman olmayan şeklinde bir yapı üzerine kurulduğu için gavur saydıklarıyla eşit olmaya razı değillerdi. Müslüman olmayanlar ise; Türkleri ve Müslümanları, egemenliklerini ortadan kaldıran işgalciler olarak görmüşlerdi. Bunun yanında dışarıdan da bu politikanın ortadan kaldırılması için uğraşılmıştır. Rusya, sıcak denizlere inmek ve Panslavizm politikasını gerçekleştirmek için Balkanlar’da milliyetçi düşünceleri desteklemiştir. Osmanlıcılık, Avrupa’dan da destek görmemiştir. İngiltere de sömürgelerine giden yol üzerinde Osmanlı Devleti’ni bir engel olarak görmüştür. Tüm bu sebepler, Osmanlıcılık politikasının uygulanmasını zorlaştırmıştır.[15] Osmanlı milliyetçileri ise; toprak kayıpları ve milliyetçilik düşüncesinin, devletin iyi yönetilememesinden kaynaklandığı gibi romantik bir düşünceye sahiptir.[16]

            Osmanlıcılık siyasetinin başarısızlığından sonra, II. Abdülhamid dönemiyle birlikte İslamcılık düşüncesi ön plana çıkarılmıştır, hatta bizzat II. Abdülhamid eliyle uygulanmaya çalışılmıştır. Artık amaç, en azından Türkler ve Müslümanları, onların yaşadıkları toprakları bir arada tutmaktır. [17] Ancak bu politika da önemli sorunlar ortaya çıkarmıştır. İslamcılığın getirileri, ne Osmanlı Devleti’nin çıkarıyla ne de Türklerin çıkarıyla bağdaşıyordu. İlk sorun, Müslüman olmayanları ve yaşadıkları coğrafyayı gözden çıkarmak sonucunu doğurmuştur. Ayrıca Türkler arasında da ayrışmaya sebebiyet vermiştir. Neticede Müslüman olmayan Türkler de vardı.[18] İslamcılık, Osmanlıcılığa göre daha geniş bir düşüncedir. Müslümanların çoğu Hıristiyanların egemenliği altında yaşıyordu. Böyle bir politika gütmek, Osmanlı Devleti’ni bütün Hıristiyan alemiyle karşı karşıya getirmiştir. İslam’ın kılıcı olarak görülen, dönemin en güçlü Müslüman devletinin bunu göze alacak durumu yoktur.[19] Ayrıca İslam’ın kendi özelliğinden kaynaklanan tek tip Müslüman yaratma amacı vardır. Onlara göre, din ve millet birdir. Dili Arapça, anayasası Kuran ve kendine ait bir merkezi vardır. Dolayısıyla bu politikanın Türkler tarafından kabul edilmesi güçtür.[20] Millet sözcüğü Osmanlı’da bir din birimidir, Hıristiyan tebaa için kullanılmıştır. Bu yüzden İslamcılar, Türklere millet dendiğinde Rum-Ermeni değerinde, küçültücü bir anlam yüklenmiş saymışlardır.[21] Millet sözcüğü, İslamcılar açısından İslam ümmeti anlamını taşımaktadır. Osmanlıcılar için, Osmanlı coğrafyasında yaşayanların tamamını, Türkçüler içinse, Türkler ve Türkleşmiş unsurlar olarak tanımlamak mümkündür.

Bu yüzden, İslamcılık ve Osmanlıcılık da birer milliyetçilik çeşidi olarak görülmüştür. Sorun yaratan kısım ise, Türklerin hem Osmanlı’yla hem de İslam’la doğrudan ilişkisi olması olmuştur. Yani hem Osmanlı unsuru hem de Müslüman olmaları karışıklık yaratmıştır. Bununla birlikte; ırk, kavim, millet, milliyet, milliyetçilik kavramlarının tam olarak birbirinden ayrı tanımlanmamış olması hatta birbirinin yerine ikame edilen kavramlar olarak kullanılması da önemli bir sorun yaratmıştır. Bahsettiğimiz üç fikir akımında, bu kavramların farklı tasavvurlara sahip olması da sorunun bir parçasını oluşturmuştur.[22]

Dönemin milliyetçileri, İslam-milliyetçilik ilişkisini açıklarken, İslam’ın milliyetçiliği yok etmediğini, aksine İslam’ın başında Arap milliyetçiliğinin bulunduğunu, Arap milliyetçiliği sayesinde ilerlediğini ifade etmiştir.[23] Müslüman olmayanlardan sonra, Balkanlardaki Müslüman unsurların ve Arapların da devletten kopma istekleri çok parçalı bir yapı ortaya çıkarmıştır. İşte Türkçülük, bu parçalanmış ortamdan doğmuştur.[24]

Türk milliyetçiliğinin doğuşu olarak adlandırılan dönem içerisinde, 1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi’ye, devlet memuru olmak için Türkçe bilme şartının konması bir anlamda, devletin Türk devleti, resmi dilinin Türkçe ve devletin asli unsurunun Türkler olduğunun kabul edilmesi şeklinde yorumlanmıştır.[25] 1893 yılına gelindiğinde ilk kez bir gazete (İkdam) kendisini Türk gazetesi olarak tanımlamıştır.[26] Türkçüler, dil ve din konusunda ayrıma gitmiştir. İslam’ın Arapça dışında farklı dillerle de yaşanabileceğini savunmuşlardır. Edebi dil olarak Arapçanın Türklerin dili olarak gösterilmesini kabul etmemişlerdir. Buna karşı gelenek, görenek ve ahlaklarını, Batı’ya dayandırmak gibi bir çaba içine girilmemiştir.[27]

Tüm bu iç ve dış etkenler göz önüne alındığında, Türk milliyetçiliği, kendini hatırlama hareketi olarak göze çarpmıştır; aynı zamanda içeride Osmanlıcılık ve İslamcılık karşısında, dışarıda da emperyalizme karşı bir direniş hareketi niteliği kazanmıştır. Bu anlamda, Türkçülük, muhalif ve çatışan yapıya bürünmüştür. Karşısına öteki olarak çıkanlara baktığımızda; İslami kültürle çatışmış, ayrılıkçı yapıdaki diğer milliyetçiliklerle çatışmış, Avrupa’yla, Hıristiyanlıkla çatışmış… Saydığımız tüm bu etkenler Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır.[28] Ama yine de Türkçülüğün, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarına göre karşılaşacağı engellerin daha az olacağı sonucuna ulaşılmıştır.[29]

2. Yusuf Akçura’nın Milliyetçilik Kuramı

            Akçura’nın ulusal bilince varmasını sağlayan etkenler Türkiye’dekilerden çok farklıdır. Dışarıya karşı kendi savunma diyebileceğimiz bir direniştir. Rusya’da güçlü bir Tatar burjuvazisi mevcuttur. Bununla birlikte, Tatar burjuvazisi egemen Rus kapitalizmine karşı varlık mücadelesi vermiştir. Asimile (Ruslaştırma) politikaları da bu düşüncenin şekillenmesinde önemli bir etken olmuştur. Akçura, milliyetçilik düşüncesini geliştirirken, bunu iktisadi ve toplumsal bir yapı üzerine oturtmaya çalışmıştır.[30] Osmanlı’da dini, iktisadi ve toplumsal reformları gerçekleştirebilecek bir burjuvazi oluşturulursa devletin varlığını sürdürebileceği kanısı hakimdir. Halkçı yanı da göz önüne alınırsa bu model, Batı’nın kapitalist niteliğiyle, Rusya’nın popülist niteliğinin bir sentezidir.[31]

            Osmanlı Devleti’nde milliyetçilik, sadece siyasal sebeplerden kaynaklanmıştır. Siyasal sebepler etkili olmakla birlikte, en temel etkenin iktisadi olduğu gerçeği atlanmıştır. Tüm dünyada milliyetçiliği doğuran ve geliştiren etkenlerin iktisadi olduğu kabul edilmişti. İktisadi açıdan milliyetçilik en basit olarak, geçinmek, hayatı devam ettirebilmek, nesli sürdürebilmek olarak görülmüştür.[32]

Osmanlı Devleti’ni sınıfsal açıdan incelerken, devletin sınıf temelinden yoksun olduğu ifade edilmiş, bu haliyle mevcut devletin bir ulus devlet olma durumundan çok uzak nitelikte olduğu belirtilmiştir. Ulus devlette Akçura, güç ve kalkınma unsuru olarak burjuva sınıfına dayanmaya çalışmıştır.[33]

Laiklik fikrini ön plana çıkarmasıyla birlikte, tarihsel süreç içinde İslam ve özellikle de şeriatı bir ara dönem olarak konumlandırmıştır. Şeriatı da bir çeşit gelenek olarak görmüştür.[34] Dinler vicdana çekileceği için, İslam’ın da Hıristiyanlık gibi bir yapıya kavuşmasının zorunluluğunu belirtmiştir. O ana kadar, İslam’ın kılıcı olarak Türkler İslam’ın hizmetindeydi, şimdi de Türk milliyetçiliğinin gelişimi için İslam, Türklerin hizmetine girmeliydi düşüncesi gelişmiştir. Bu yüzden, geri planda kalan İslam’ı, bir araç olarak düşünmüştür.[35] Din unsurunu milliyetçilik düşüncesinin dışında bırakmıştır. Bunun yerine iktisadi bir bakış açısı geliştirmiştir. Sosyo-ekonomik değişimin Türk milliyetçiliğini tetiklediğini belirtmiş ve bu anlamda ana unsuru milli iktisat olarak görmüştür.[36]

Bu sebeple, Akçura’nın Türkçülük düşüncesi anti-emperyalist bir niteliğe bürünmüştür. Dış borçlanmayı esir olmakla bir tutmuştur. Avrupa’nın sanayide gelişip Osmanlı pazarını etki altına alması küçük esnafı çökertmiş ve milli bir burjuvanın oluşmasını engellemiştir. Bu da bir çeşit iktisadi bağımlılık yaratmıştır.[37] Ancak ulusal ekonomi ve pazar oluşturulursa, ulusal bilincin gelişebileceğini ifade etmiştir.[38]

Osmanlı Devleti’nde sermayedar olarak Müslüman olmayanlar, sömürülen olarak da Türk işçisi var olduğu için, sosyalizmi karşısına almak yerine tıpkı İslam gibi onu da bir araç olarak görmüştür. Kendisi bir sosyalist olmamakla birlikte Marksist yöntemlere de başvurmuştur.[39]

Siyasi anlamda milliyetçilik fikrine ise, 1902 yılında yazdığı makalelerinde az da olsa değinmiştir. Bunu yaparken de Osmanlı Milleti kavramını kullanmaktan kaçınmıştır. Yerine Osmanlı Heyeti, Osmanlı Topluluğu Heyeti, Osmanlı Ülkesinde Oturan Kavimler gibi tanımlar kullanmıştır. Bu kavimlerin Osmanlı Devleti’ni bozduğunu, kurtuluşun tüm Osmanlı unsurlarının dahil olduğu bir çözüm olması gerektiğini, sadece idari yapının değişmesinin yeterli olmayacağını belirtmiştir.[40] Kültürel anlamda, Müslüman olmayanların ve Arapların taleplerinin karşılanması konusundaki tavrı sadece bir milliyetperver olmadığı, aynı zamanda milelperver (bütün milletlerin hakkını savunan) olduğu şeklinde ifade edilmiştir.[41]

            İlk makalesi olarak Şihabeddin Mercani’nin Tercüme-i Hali’ni yazmıştır. Fizan’a sürüldüğünde de Ta Kendim Yahud Defter-i Amalim otobiyografisini hazırlamıştır. 1899’da Trablusgarp’tan Fransa’ya kaçmıştır. Paris’te Şerafeddin Mağmumi’yle görüşmüş ve sonrasında Türk Milliyetçiliğinin tek çıkar yol olduğuna ikna olmuştur. Dönemin en ünlü Fransız milliyetçilerinden dersler almıştır. Şura-yı Ümmet ve Mechveret’te makaleler yazmıştır.[42]

            1903 yılında Paris’te hazırladığı tezinde milliyetçilik konusunu Osmanlı Devleti özelinde incelemiştir. Birbirine düşman hale gelen iki dinin mensuplarını bir arada tutmanın imkânsız olduğunu ancak gayrimüslimlere bazı özerklikler vererek federatif yapıya geçilirse bölünmenin durdurulabileceğini ama yine de Osmanlılık adı altında tek bir millet oluşturmanın boş bir çaba olduğunu belirtmiştir. Ayrıca bu önerilerinin de İttihat ve Terakki’nin fikirleriyle uyuşmadığını vurgulamıştır. Daha sonra Üç tarz-ı Siyaset’i kaleme aldığında Osmanlı Devleti’ni etkileyen Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük fikirlerinin analizini yapmış ve kurtuluş reçetesi olarak Türkçülüğü görmüş, bu fikri sistemleştirme çabasına girişmiştir.[43]

Bahsettiğimiz bu üç fikir akımını pragmatist bir tutumla incelemiştir. Bu anlamda Üç Tarz-ı Siyaset bir fayda/zarar analizi şeklini almıştır.  Neticede uygulanabilir olarak gördüğü Türkçülük fikrinde karar kılmıştır.[44] Akçura, tezinde özerklik ve federatif yapı vurgusu yaparak, Arapların ve Müslüman olmayanların taleplerinin de karşılanmasını isteyerek, Türkçülüğü meşrulaştırmaya ve siyasi bir alan açmaya çalışmıştır. İlerleyen zamanda bu düşünce, demokratik Türkçülük olarak adlandırılmıştır.[45]

Demokratik Türkçülük, Türkler için istediğini Araplar ve Arnavutlar gibi diğer unsurlar için de istemiştir. Eşitlikçidir. Bütün Osmanlı unsurlarının aynı haklara sahip olması gerektiğini savunmuştur. Bu, hakka dayanan kurtuluş olarak yorumlanmıştır. Savunma amaçlıdır.  Demokratik Türkçülüğün karşıtı ise emperyalist Türkçülük olmuştur. Emperyalist Türkçülük bencildir. Gücüne katkı sağlayacak, yayılmacı, diğerlerinin hakkını gözetmeyen hatta yok sayan, gasp eden saldırgan bir yapısı vardır ve bu yüzden başarısız olması kaçınılmazdır.[46]

            Demokratik Türkçülük tarzı bir milliyetçilik fikrinin desteklenmesinin amacı, her bir milletin devleti olduğunda, uluslararası alanda barış ortamı sağlanacağı ve bir esas olarak kabul görürse savaşsız gelişmenin önünün açılacağıdır.[47]

Bu yüzden, Akçura’nın Türkçülük düşüncesinin ortaya çıkışının temelini devlet oluşturmuştur. Yaptığı fayda/zarar analizinde Türkçülüğün Osmanlı Devleti’ne getirisi olup olmayacağını tartışmıştır. Bu açıdan baktığımızda milliyetçilik fikri ikincil planda kalmıştır. Devletin menfaati öncelikli bir hal alırken, milliyetçilik düşüncesi devletin amacını gerçekleştirmek için kullanılan bir araca dönüşmüştür.[48]

Akçura’nın millet tanımı, makalenin ilk bölümünde bahsedilen Alman dilbilim ve tarih araştırmaları sonucunda ortaya çıkan milliyetçilik düşüncesinin etkisinde gelişen, ırk ve dil üzerinde şekillenmiş millet tanımıdır.[49] “Nation” sözcüğünün karşılığı millet olarak kullanılsa da Türkçüler ve İslamcılar için bu kavram farklı anlamlara gelmiştir. Türkler ırk anlamında, İslamcılar ise ümmet anlamında kullanmıştır.[50] Irk sözcüğü, dini esas almayan Türklerin oluşturduğu bir topluluktu. Bu da kültürel anlamda Türklüktü, iradeye dayanan modern milliyetçilikti. Coğrafi olarak Osmanlı Devleti’nin yönetmesi öngörülen Türklük yeni bir amacı ve algılayışı ortaya koymuştur.[51]

Akçura, Cevdet Paşa’nın Osmanlı Devleti’nin Batı’ya değil de Doğu’ya yönelmesi konusundaki, Osmanlı Devleti’nin Kırım-Kazan üzerinden Orta Asya’ya nüfuz etmesinin, Macaristan ve Hırvatistan’ın geleceğiyle uğraşmaktan daha yararlı olacağı düşüncesine ırk veya Türklük siyaseti adını vermiştir.[52]

Milliyetçiler, kültürü esas alanlar ve ırkı esas alanlar olarak ikiye ayrılmıştı. Kültürü esas alan milliyetçilerin başını Ziya Gökalp çekmiştir. Gökalp için Türkleşmekle İslamlaşmak aynı anlama gelmektedir. Din önemli bir birleştirici unsur olarak tanımlanmıştır.[53] Akçura, Gökalp ile arasındaki farkı kendisinin tahlilci, Gökalp’in ise bileşimci olduğu şeklinde açıklamıştır. Bunda Akçura’nın tarihçi, Gökalp’in Sosyolog olmasının da etkisi olmuştur.[54]

Akçura dışında diğer Türkçüler, ırk yerine kavim sözcüğünü tercih etmiştir. Millet sözcüğü ise, Balkan Savaşları sonrasında yaygınlaşmıştır. Ancak bu süreçte, kavim-millet hiçbir ayırıma dikkat edilmeksizin birbirlerinin yerine ikame edilen sözcükler olmuştur.[55] Akçura, etnik vurgu yapmak istediğinde siyasal milliyet sözcüğünü, ırk anlamında ise Türklük sözcüğünü kullanmıştır. Türklükten daha fazla Türkçülükle ilgilenmiştir. Türklük, Türk olma ya da Türk alemi olarak farklı anlamlarda kullanılmıştır. Türk alemi olarak algılandığında ise emperyalist bir söylem ve algı oluşturmuştur. Bu kavramlar, Gökalp’te belli ayrımlara uğramış ve tanımlanmıştır. Ancak Akçura böyle bir çaba içinde olmamıştır.[56]

Ziya Gökalp, millet aşamasından önceki üç dönemi sırasıyla; aşiret, kavim ve ümmet olarak tanımlamıştır. Yani kabile toplumundan aynı ırkın mensubu olan insanların oluşturduğu topluma, ırk toplumunda ortak din toplumuna ve son olarak da ortak kültür toplumuna ulaşmıştır.[57] Gökalp millet tanımını; ortak dil, kültür, din ve ahlak üzerine temellendirmiştir. Ortak dil ve kültür vurgusu 1931 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin programında da kendisini göstermiştir.[58]

Yusuf Akçura’nın, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden uzak durması bağımsızlığını korumasında etkili olmuştur. Siyasi çekişmelerden uzak kalmış, bu sayede çizgisinde bir sapma ve düşüncelerinde bir savrulma olmamıştır. Aşırı düşüncelere heves etmemesinin sebeplerinden biri de bu olmuştur. Daha nesnel bir bakış açısı geliştirmiştir. Gökalp ise, İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesidir. Hatta fikirleri İttihat ve Terakki Cemiyeti politikalarıyla hemen hemen aynıdır.[59] Akçura’da görülmeyen düşünsel savrulma Gökalp’te görülmüştür. İlk aşamada Turancı, ardından Osmanlıcı, ancak son aşamada Türkçü çizgiye gelebilmiştir. Tek kurtuluşun Türkçülük olduğunu Akçura’dan on yıl sonra görebilmiştir.[60]

3. II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Yusuf Akçura Etkisi (1908-1923)

3. 1. İttihat ve Terakki Cemiyeti Dönemi (1908-1919)

            II. Meşrutiyet’in ilan edilmesi yurt dışında bulunan Türkçülerin İstanbul’a dönmelerini sağlamıştır. Yusuf Akçura da bu Türkçülerden birisidir. Bu ortamda ne bir dergi veya gazete ne de örgütlü bir yapının Türkçülük ideali vardır. Meşrutiyet’in ilan edilmesi Türkleri dönüştürme amacına yönelmemişti bu yüzden karşılaştığı manzara Akçura’yı memnun etmemiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti ile arasına mesafe koymuştur ve bu cemiyete katılmayı kabul etmemiştir. Hatta 1911’de kurulan ve kendisinin idaresinde olan “Türk Yurdu” dergisinin İttihatçıların etkisine girmesine engel olmaya çalışmıştır. Ayrıca İngilizlerle iş birliği yapılmasından rahatsızdır. Akçura Almanlarla iş birliği yapılması fikrini desteklemiştir. 1912’de Türk Ocağı’nın kuruluşuna katılması ve İttihatçılara karşı kurulan Milli Meşrutiyet Fırkasının kurucularından biri olması kendisine daha rahat hareket edebileceği bir alan yaratmıştır. Askerlerin politikada ağırlık merkezi olmaması gerektiğine inanmıştı, bu düşüncesiyle de Mustafa Kemal’i etkilemiş olması düşünülebilir.[61]

            II. Meşrutiyetten I. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde; milliyetçilik düşüncesinin devleti zayıflattığı, hatta parçaladığı ve İslam’a aykırı olduğu tezi savunulmuş, Türk milliyetçiliği düşüncesi mahkûm edilmeye çalışılmıştır.[62]

            Ancak tam tersine, Türk milliyetçiliğinin sistemleştirilmesi bu dönemde olmuştur. 1908’de Türk Derneği, 1911’de Türk Yurdu Cemiyeti, 1912’de Türk Ocakları kurulmuştur. Özellikle Türk Yurdu dergisi Türkçülüğün sözcülüğünü yapmıştır.[63] Türk Yurdu dergisi çok önemli bir işleve sahipti, halkçı ve milliyetçi bir çizgidedir. Yusuf Akçura, 17 yıl Türk Yurdu dergisini yönetmiştir. Ekonomi, eğitim, kadın hakları, modernleşme gibi konuları işlemiştir. Türk Yurdu, Türk köylüsü ve sorunlarıyla ilgilenmiştir. 1913 yılında Halka Doğru dergisi çıkmaya başlamış, Yusuf Akçura bu dergide de yazılar yazmıştı. Halka Doğru dergisi ise, halk-aydın iletişimi kurmaya çalışmıştır.[64]

            Bu dönemde Ziya Gökalp ve çevresindeki Türkçüler de Selanik’te Genç Kalemler dergisini çıkarıyorlardı. Daha sonra Türk Ocağı saflarına katılmalarıyla birlikte Genç Kalemler dergisinin yayın hayatına son verilmiştir.[65] Balkan Savaşlarında yaşanan toprak kayıpları ve karşılaşılan ayrılıkçı hareketler, Türk milliyetçilerinin de kendi taleplerini ortaya koymasına ve savunmasına uygun ortamı oluşturmuştu.

            Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından 1915 yılında diplomatik bir görev diyebileceğimiz, kuruluşunda rol aldığı Rusya’daki Müslüman Türk-Tatar Halklarının Koruma Komitesi’nin üyesi olarak, İsviçre’deki Milletler Konferansı’nda ve de bütün Avrupa’da Kuzey Türklerinin haklarını ve bağımsızlık isteklerini Rusya’ya karşı savunmuştur. [66]

            Kızılay temsilcisi olarak, 1917 yılında Rusya’daki esirlerin durumlarını öğrenmek ve onlara yardımcı olmak amacıyla Danimarka ve İsveç’te bulunmuştur. Rusya’daki devrimden sonra imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması’nın imzalayan Türk heyetinde de yer almıştır.[67] Esir alınan Türklerin Türkiye’ye dönmesi için de bir yıl kadar Rusya’da kalmıştır. Rusya’da kaldığı süreçte, Turancılık fikrini emperyalist bir düşünce olduğu gerekçesiyle reddetmiş, Kuzey Türkleri için özerkliğin yeterli olduğu sonucuna varmıştır. Bu düşüncesinin de Mustafa Kemal’i etkilemiş olması mümkündür denilebilir.[68]

3. 2. Milli Mücadele Dönemi (1919-1923)

            Yusuf Akçura yurda döndüğünde Birinci Dünya Savaşı bitmiş, Osmanlı Devleti teslim olmuştu. Milliyetçilerin bir kısmı Malta’ya sürgüne gönderilmiştir. 1919’da, 1912’de kurulmuş olan Milli Meşrutiyet Fırkasının devamı sayılan Milli Türk Fırkasına katılmıştır. Fırka, milliyetçi ve demokrat bir çizgide konumlanmıştır. Aralık 1919’daki seçimde milletvekili adayı olmuş ancak seçilememiştir. İstanbul işgal edilene kadar Türk Ocaklarının çalışmalarını da sürdürmüştür. 1920 yılında evlendikten sonra eşiyle birlikte Ankara’ya geçip milli mücadeleye katılmıştır. Sakarya Meydan Muharebesi sırasında ihtiyat yüzbaşısıdır.[69] Eski Türkçüler, Selanik’teki Türkçüler ve Rusya’daki Türkçülerin çoğunluğu milli mücadeleyi savunmuş ve desteklemişlerdir.[70] Yine Ankara’da bulunduğu süre içerisinde, Maarif Vekaletinin çeviri bürosunda ve Hariciye Vekaletinde Doğu Sorunu Danışmanlığı görevlerini yerine getirmiştir.[71]

            İktisadi gelişim sağlayacak fikirler yaymanın ve araçlar sağlamanın da Türk Ocaklarının işlevleri arasında yer aldığını Türk Ocaklarının amaçlarını açıklarken ifade etmiştir. Bu sayede Türk Ocaklarının, üretici sınıfı da kapsayacak şekilde genişleyerek etki alanını genişletmesini önermiştir.[72] Yusuf Akçura’nın Milliyetçilik Kuramı başlığında açıklanan; emperyalist Türkçülük – demokratik Türkçülük kavramlarını 1919’da Türk Ocaklarının bir toplantısında dile getirmiş ve demokratik Türkçülüğü savunmuştur. Demokratik Türkçülüğün etkisi, milli mücadele döneminde kabul edilen Misak-ı Milli kararlarına da yansımıştır. Özellikle ateşkes antlaşmasının esas alınması, kapitülasyonların reddedilmesi, Araplara kendi geleceklerini belirleme hakkının verilmesi, başka ülkelerde Türklere hangi haklar tanınıyorsa Türkiye’deki azınlıklara da o hakların tanınacağının açıklanması ve Türklerin yaşadığı bölgelerin dışında kalan yerlerde hak talep edilmemesi önemli oranda demokratik Türkçülük fikrinin yansımalarıdır. Yayılmacı olmayan savunma amaçlı, eşitlikçi, hakka dayanan bu maddelerin belirlenmesi bu anlamda önemli bir adım olmuştur.

            Batılıların Doğu sorunu olarak adlandırdıkları Türklerin Orta Asya’ya geri gönderilmeleri görüşüne karşı ilerleyen süreçte Akçura, garptan bakılırsa şark sorunu vardır, fakat şarktan bakılırsa da garp sorunu vardır diyerek tepkisini göstermiştir. Bunu, tarih anlayışımızda hep düşmanlarımızın bakışının etkin olduğunu ve Türkler açısından bakılmadığını düşünmesinden dolayı söylemiştir.[73]

            Cumhuriyetin kuruluşuna giden süreçte, milliyetçiliğin ve halkçılığın amacının millet egemenliği olduğunu söylemiştir. Bir millet egemenliğini sağladığı zaman diğer milletler gibi hür ve onlarla denk olur. Diğer egemen milletler gibi, Türkler de bu sayede hem kişi egemenliğini (saltanatı) ortadan kaldırarak kendi amacına ulaşmış, hem de düşmanlarının amaçlarına ulaşmasına engel olmuştur.[74]

            Türk ulusal hareketinin iki öncüsü Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, Türk milliyetçiliğini Türk modernleşmesiyle birlikte ele alarak açıklamıştır.[75] Yusuf Akçura, toplumsal devrimin, aceleyle değil sabırla, hızlı değil ağır ağır, gürültülü değil sessiz olarak yapılması gerektiğine inanmıştır. Fransız devrimi ve İngiliz devrimini karşılaştırmış olması olasıdır. İngiliz devrimi sessiz derinden altyapısal yani ekonomik, Fransız devrimi ise hızlı, gürültülü ve üst yapısal yani siyasal olmuştur.[76]

            Yusuf Akçura’nın yaptığı çalışmalar ve yazdığı yazılar kurulan yeni rejimin temel felsefesi ve politikasıyla önemli oranda uyumludur. Laik, modern, ulusçu bir devlet tam da Akçura’nın düşüncesindeki devlet tanımına uygundur. Dolayısıyla hem cumhuriyete giden süreçte hem kuruluş aşamasında hem de kurulduktan sonra Yusuf Akçura çok önemli bir yere sahiptir.[77] Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını, Türk milliyetçilerinin Türkçülük ideallerinin somut hali olarak yorumlamıştır. Bunu da açıklarken çağdaş devleti milli ve milli devletin en önemli unsurunu da millet olarak tanımlamıştır. Bu milletin de aynı dili konuşan ortak kültüre sahip eşit, özgür ve egemen olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla belirttiği koşullar Türkiye Cumhuriyeti’nde de bulunduğu için canla başla mücadele etmiş, Türkçülerin hayalini bile kuramadıkları bir düşü, bir Türk dehasının gerçekleştirdiğini ifade etmiştir. [78]

            1921-1922 yılların hocalık görevine tekrar başlamış, 1923 yılında Cumhuriyet Halk Fırkasının İstanbul Milletvekili seçilmiş, Türk milleti için çalışmalarını sürdürmeye meclis çatısı altında devam etmiştir.[79]

Sonuç

            Yusuf Akçura, 1904’te kaleme aldığı Üç Tarz-ı Siyaset ile siyasal alanda Türkçülük politikasını ilk dile getiren kişi olmuştur. Çağdaşlarının onunla aynı çizgeye gelmesi en az on yıl sürmüştür. Ancak Balkan Savaşlarının kaybedilmesi ve I. Dünya Savaşı’yla birlikte başlayan işgaller durumu kavramalarını sağlayabilmiştir. II. Meşrutiyet ortamında altyapının yetersiz olduğunu gören Akçura, o dönem kültürel Türkçülüğe yönelmiştir. Türk Yurdu dergisindeki yazılarındaki Türkçülük, dil ve ırk üzerine inşa edilmiştir. Türk Ocakları Türkçülüğün örgütü, Türk Yurdu ise sözcüsü olmuştur.

            Yusuf Akçura’yı cumhuriyetin ideoloğu haline getiren modernizm, ulusçuluk ve laiklik konusundaki görüşlerinin devlet politikasıyla paralellik göstermesidir. Ayrıca ulus tanımında dini dayanak olarak kullanmaması ve önceki süreçte İttihatçılarla arasına mesafe koymuş olması, cumhuriyeti kuran kadro tarafından Akçura’nın daha kolay benimsenmesini sağlamıştır. Yaptığı çalışmalar, cumhuriyetin kuruluş döneminde oluşturulmaya çalışılan ulusal tarih düşüncesine de katkıda bulunmuştur.

            Ancak Cengiz Han’ı Türk sayması, Moğolları övmesi, İslam’ı araç olarak görüp geri plana itmesi, Marksist yöntemler kullanması ve Türk milliyetçilerinin, Türk-İslam sentezine yönelmesi Akçura’yı unutturup Ziya Gökalp’i ön plana çıkarmıştır.

KAYNAKÇA

  1. Kitaplar

AKÇURA, Yusuf. (2012). Hatıralarım. Ankara: Hece Yayınları.

AKÇURA, Yusuf. (2017, Haziran). Muasır Avrupa’da Siyasi ve İçtimai Fikirler ve Fikri Cereyanlar. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

AKÇURA, Yusuf. (2016, Nisan). Siyaset ve İktisat. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

AKÇURA, Yusuf. (2018, Ocak). Şark Meselesine Dair ve Eski “Şuray-ı Ümmet’te” Çıkan Makalelerimden. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

AKÇURA, Yusuf. (2017, Ağustos). Tarihi Siyasi 1926-1927-1928 Ders Notları. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

AKÇURA, Yusuf. (2017, Eylül). Türk Devriminin Programı. İstanbul: Kaynak Yayınları.

AKÇURA, Yusuf. (2018). Türkçülüğün Tarihi. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

AKÇURA, Yusuf. (2018). Üç Tarz-ı Siyaset. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

ÇALEN, Mehmet Kaan. ve KAYICI Haluk. (Haz.). (2014, Haziran). Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Modern Türk Düşüncesinde Milliyetçilik. İstanbul: Bilgeoğuz Yayınları.

ÇALEN, Mehmet Kaan. (2013, Kasım). II. Meşrutiyet Döneminde Türk Tarih Düşüncesi. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

ÇALEN, Mehmet Kaan. (2017, Nisan). Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

ÇALEN, Mehmet Kaan. (2018). Modern Türk Düşüncesinde Bir Derkenar Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

GEORGEON, François. (2013, Şubat). Osmanlı Türk Modernleşmesi (1900-1930). İstanbul: YKY.

GEORGEON, François. (1986, Ocak). Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935). Ankara: Yurt Yayınları.

HEYD, Uriel. (1979). Türk Ulusçuluğunun Temelleri. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

KARATAŞ, Mehmet. (Haz.). (2012). Birinci Dünya savaşı Sonrası Rusya’da Esaret Yılları Yusuf Akçura. Balıkesir: Altın Post Yayıncılık.

KUSHNER, David. (1979). Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu. İstanbul: Kervan Yayınları.

ŞENOĞLU, Kemal. (2009, Ekim). Yusuf Akçura Kemalizmin İdeologu. İstanbul: Kaynak Yayınları.

2. Makaleler, Bildiriler, Diğer Basılı Yayınlar

BERK, Ercüment. (2017). “Yusuf Akçura ve Fikirleri”. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi Sayı:59. s. 479-509.

BERKES, Niyazi. (1976). “Unutulan Adam”. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Konferansları Dergisi Ziya Gökalp Sayısı Sayı:14, s. 194-203.

DEVLET, Nadir. (1987). “Yusuf Akçura’nın Hayatı (1876-1935)”. Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyumu (11-12 Mart 1985), s. 17-33.

DURAN, Murat. (2011). “Türk Milliyetçiliğinin Manifesto Yazarı: Yusuf Akçura”. 21. Yüzyıl, sayı: 36, s. 97-104.

KURAN, Ercümend. (1987). “Yusuf Akçura’nın Tarihçiliği”. Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyumu (11-12 Mart 1985), s. 45-49.

TAMER, Aytül. (2008). “II. Meşrutiyet Bağlamında Türk Milliyetçiliğinin Dönüşümündeki İzleri: Yusuf Akçura ve Ahmet Ferid Tek”. 100. Yılında II. Meşrutiyet Gelenek ve Değişim Ekseninde Türk Modernleşmesi Uluslararası Sempozyumu, Bildiriler, s. 183-194.

TÜRKMAN, Sayim. (2003). “Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp”. Atatürk Dergisi, Cilt:3, Sayı:4, s. 135-161.


Dipnotlar

[1] Nadir Devlet, “Yusuf Akçura’nın Hayatı (1876-1935)”, Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyumu 11-12 Mart 1985, 1987, s. 18-19

[2] DEVLET, “Yusuf Akçura’nın Hayatı (1876-1935)”, s. 20

[3] Mehmet Kaan Çalen, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük, İstanbul, Nisan 2017, s. 17

[4] Yusuf Akçura, Tarih-i Siyasi 1926-1927-1928 Ders Notları, İstanbul, Ağustos 2017, s. 501-506

[5] Kemal Şenoğlu, Yusuf Akçura Kemalizmin İdeoloğu, İstanbul, Ekim 2009, s. 38

[6] ÇALEN, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük, s. 29

[7] Mehmet Duran, Türk Milliyetçiliğinin Ufuk Adamları Türk Milliyetçiliğinin Manifesto Yazarı: Yusuf Akçura, 21. Yüzyıl, sayı:36, 2011, s. 102

[8] François Georgeon, Osmanlı-Türk Modernleşmesi, İstanbul, Şubat 2013, s. 2

[9] GEORGEON, Osmanlı-Türk Modernleşmesi, s. 3

[10] GEORGEON, Osmanlı Türk Modernleşmesi, s. 4

[11] ÇALEN, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük, s. 22-23

[12] David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876-1908), İstanbul, 1979, s. 152

[13] ÇALEN, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük, s. 112

[14] AKÇURA, Üç Tarz-ı Siyaset, İstanbul, 2018, s. 76

[15] AKÇURA, Üç Tarz-ı Siyaset, s. 88-90

[16] Mehmet Kaan Çalen, II. Meşrutiyet Döneminde Türk Tarih Düşüncesi, İstanbul, Kasım 2013, s. 252

[17] AKÇURA, Üç Tarz-ı Siyaset, s. 79

[18] AKÇURA, Üç Tarz-ı Siyaset, s. 85

[19] ÇALEN, Modern Türk Düşüncesinde Bir Derkenar Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp, İstanbul, 2018, s. 17

[20] AKÇURA, Üç Tarz-ı Siyaset, s. 92-93

[21] Niyazi Berkes, “Unutulan Adam”, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Konferansları Dergisi, S.14, 1976

[22] ÇALEN, II. Meşrutiyet Döneminde Türk Tarih Düşüncesi, s. 249

[23] Mehmet Kaan Çalen, Meşrutiyetten Cumhuriyete Modern Türk Düşüncesinde Milliyetçilik, İstanbul, Haziran 2014, s. 328

[24] ÇALEN, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük, s. 119

[25] ÇALEN, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük, s. 63

[26] AKÇURA, Türkçülüğün Tarihi, İstanbul, 2018, s. 122

[27] KUSHNER, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876-1908), s. 106

[28] GEORGEON, Osmanlı-Türk Modernleşmesi, İstanbul, Şubat 2013, s. 11-21

[29] ÇALEN, Modern Türk Düşüncesinde Bir Derkenar Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp, s. 19

[30] GEORGEON, Osmanlı-Türk Modernleşmesi, s. 96-97

[31] GEORGEON, Osmanlı-Türk Modernleşmesi, s.100-101

[32] Yusuf Akçura, Siyaset ve İktisat, İstanbul, Nisan 2016, s. 190-192

[33] BERKES, “Unutulan Adam”, s. 8-9

[34] François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), Ankara, Ocak 1986, s. 29-30

[35] ÇALEN, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük, s. 188

[36] Aytül Tamer, “II. Meşrutiyet Bağlamında Türk Milliyetçiliğinin Dönüşümünün İzleri: Yusuf Akçura ve Ahmet Ferid Tek”, 100. Yılında II. Meşrutiyet Gelenek ve Değişim Ekseninde Türk Modernleşmesi Uluslararası Sempozyumu Bildiriler, 2008, s. 191

[37] DURAN, “Türk Milliyetçiliğinin Ufuk Adamları Türk Milliyetçiliğinin Manifesto Yazarı: Yusuf Akçura”, s. 101

[38] ŞENOĞLU, Yusuf Akçura Kemalizmin İdeoloğu, s. 57

[39] GEORGEON, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), s. 78

[40] Yusuf Akçura, Hatıralarım, Ankara, 2012, s. 107

[41] GEORGEON, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), s. 44

[42] DEVLET, “Yusuf Akçura’nın Hayatı (1876-1935)”, Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyumu 11-12 Mart 1985, 1987, s. 21-22

[43] ŞENOĞLU, Yusuf Akçura Kemalizmin İdeoloğu, s. 19-21

[44] GEORGEON, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura  (1876-1935), s. 33

[45] ÇALEN, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük, s. 79-80

[46] Yusuf Akçura, Türk Devriminin Programı, İstanbul, Eylül 2017, s. 38-39

[47] Yusuf Akçura, Muasır Avrupa’da Siyasi ve İçtimai Fikirler ve Fikri Cereyanlar, İstanbul, Haziran 2017, s. 19

[48] GEORGEON, Osmanlı-Türk Modernleşmesi, s. 17-18

[49] Sayim Türkman, “Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp”, Atatürk Dergisi cilt:3 S.4, 2003, s. 6

[50] ÇALEN, Modern Türk Düşüncesinde Bir Derkenar Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp, s. 30

[51] GEORGEON, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura  (1876-1935), s. 40-42

[52] Yusuf Akçura, Şark Meselesine Dair ve Eski Şura-yı Ümmet’te Çıkan Makalelerimden, İstanbul, Ocak 2017, s. 86

[53] GEORGEON, Osmanlı-Türk Modernleşmesi, s. 31

[54] BERKES, “Unutulan Adam”, s. 7

[55] ÇALEN, Modern Türk Düşüncesinde Bir Derkenar Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp, s. 36

[56] GEORGEON, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), s. 41

[57] Uriel Heyd, Türk Ulusçuluğunun Temelleri, Ankara, 1979, s. 71

[58] HEYD, Türk Ulusçuluğunun Temelleri, s. 74

[59] TAMER, “II. Meşrutiyet Bağlamında Türk Milliyetçiliğinin Dönüşümünün İzleri: Yusuf Akçura ve Ahmet Ferid Tek”, s. 190

[60] HEYD, Türk Ulusçuluğunun Temelleri, s. 84

[61] Ercüment Berk, “Yusuf Akçura ve Fikirleri”, Erzurum, 2017, s. 484-485

[62] GEORGEON, Osmanlı-Türk Modernleşmesi, s. 30

[63] ÇALEN, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük, s. 41-44

[64] GEORGEON, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), s. 61

[65] ÇALEN, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük, s. 46

[66] Mehmet Karataş (Haz.), Birinci Dünya savaşı Sonrası Rusya’da Esaret Yılları Yusuf Akçura, Balıkesir, Temmuz 2012, s. 12

[67] BERK, “Yusuf Akçura ve Fikirleri”, s. 486-487

[68] TÜRKMAN, “Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp”, s. 23

[69] BERK, “Yusuf Akçura ve Fikirleri”, s. 487

[70] GEORGEON, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), s. 54

[71] TÜRKMAN, “Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp”, s. 3

[72] AKÇURA, Siyaset ve İktisat, s. 165

[73] GEORGEON, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), s. 71

[74] AKÇURA, Siyaset ve İktisat, s. 140-141

[75] ÇALEN, Modern Türk Düşüncesinde Bir Derkenar Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp, s. 19

[76] GEORGEON, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), s. 72-74

[77] TAMER, “II. Meşrutiyet Bağlamında Türk Milliyetçiliğinin Dönüşümünün İzleri: Yusuf Akçura ve Ahmet Ferid Tek”, s. 193

[78] DURAN, “Türk Milliyetçiliğinin Ufuk Adamları Türk Milliyetçiliğinin Manifesto Yazarı: Yusuf Akçura”, s. 103-104

[79] BERK, “Yusuf Akçura ve Fikirleri”, s. 487