Decameron’u Okumak | Tolga Ulusoy

0
1554

Corona salgınının başlaması ve insanlara evlerinden çıkmama çağrılarının yapılmasıyla beraber evde yapılabilecek etkinliklerin başında olan okuma salık verildi. Ve çeşitli siteler, bloglar ve insanlar internet üzerinden salgın sırasında okunması için kitap listeleri yayınladılar. Decameron da bu vesileyle tekrar gündeme geldi.

Peki yazılışının neredeyse 700 yıl sonrasında bu kitap neden tekrar gündeme geldi? Tabii ki en önemli nedeni kitabın bir veba salgını sırasında geçmesi ama daha önemli sebebi bir klasik olarak hiçbir zaman eskimemesi. Decameron’a geçmeden önce klasik eserlerle ilgili İtalyan yazar Italo Calvino’nun meşhur “Klasikleri Neden Okumalıyız?” denemesine (yeniden) bir göz atılması gerektiğine inanıyorum. Calvino, klasik metinlerin kalıcılığı ve etkileriyle ilgili şu maddeleri öngörmüş: “3. Klasikler, gerek unutulmazlıklarıyla varlıklarını duyurduklarında, gerek kolektif ya da bireysel bilinçdışı kılığına bürünüp belleğin katmanları arasında gizlendiklerinde, özel bir etki gösteren kitaplardır. (…)  6. Bir klasik, söyleyecekleri asla tükenmeyen bir kitaptır. (…) 7. Klasikler, bizim okumamızdan önceki okumaların izini üzerlerinde taşıyarak ve geçtikleri kültür ya da kültürlerde (ya da daha yalın bir dille, dil ya da görenekte) bıraktıkları izi peşlerinden sürükleyerek bize ulaşan kitaplardır.”[1]  

Decameron’un da Batı uygarlığının yapı taşlarından birisi olarak bu bahsedilen özellikleri taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Harold Bloom, Batı kanonuyla ilgili bir liste sunarken Decameron’u da bu kanonun içerisine yerleştirmiştir.[2] Bloom, Batı kanonun en önemli iki merkezinin William Shakespeare ve Dante Alighieri olduğunu söyler.[3] Dante, İtalyandır ve kendisi İtalya’da başlamış olan Rönesans hareketinin özellikle edebiyattaki en önemli temsilcisidir. Dante’yle beraber İtalya’da iki kişiyi daha saymak gerekir. Bunlardan ilki şiirleriyle tanınan Francesco Petrarca ve bu yazının da konusu olan Decameron’un yazarı Giovanni Boccaccio.

Giovanni Boccaccio, Decameron’a 1348 yılında başlamıştır ve 1351 yılında da bitirmiştir. Kitabın çevirmeni Rekin Teksoy’un önsözde belirttiği gibi 1348 yılında Avrupa’da görünen büyük veba salgınında yaşadıklarından etkilenerek bu eseri kaleme alınmıştır.[4] Teksoy yorumlarına şöyle devam eder: “‘Decameron’ biçimsel yönleriyle ‘ortaçağ’ temalarına bağlı kalsa da, hümanizmanın tohumlarını taşıyan bir kültürün habercisidir.”[5] Decameron’un ilk büyük etkisi Ortaçağ boyunca yüksek kültür ve yazmak için kullanılan Latince yerine halkın kullandığı dil olan İtalyanca yazılmış olmasıdır. Böylece dini eserlerden çok daha fazla insanlar tarafından okunmuş ve benimsenebilmiştir. Bir diğer önemli unsur ise yazılmış olan öykülerin insanların gündelik hayatlarında dinledikleri ve birbirlerine anlattıkları öyküler olmasıdır.

Decameron, Floransa’da yaşanmakta olan veba salgını sırasında kentten ayrılıp kırsala giden 7 kadın ve 3 erkeğin, on gün boyunca her gün her bir kişi birer öykü olmak üzere birbirlerine anlattıkları öykülerden oluşur. Decameron kelime anlamı olarak Yunanca “deka emariai” kelimesinden türetilmiştir; bu kelimeler “on günün kitabı” anlamına gelmektedir. Toplamda 100 öykü tamamlanır ve kitap biter. Bu 100 öykü mitoloji, din, dedikodu vb. pek çok kaynaktan gelir. Teksoy’un da belirttiği gibi aslında bunların çoğu Ortaçağ’da bilinen öykülerdir. Fakat Boccaccio’nun özgün tarafı bunları düzyazı olarak kaleme alması ve dönemin otoritelerini eleştirmek için bir araç olarak kullanmasıdır. Teksoy, Decameron’un önemini şu sözlerle belirtir: “Bireyi doğaüstünden özerk olarak ele alan, bireyin erdemlerini, aklını, yeteneğini önemseyen ‘laik’ anlayıştadır. Decameron dünyasının ekseni ne Tanrı’dır ne bilimdir; insanın olanca gücüyle mistisizme karşı çıkma içgüdüsüdür. ‘Decameron’ ortaçağa karşı çıkmakla yetinmez, daha önce benzeri olmayan ince bir alaycılıkla yerden yere vurur bu dönemi.”[6]

Decameron’un bu alaycılığının temeli ne ve Calvino’nun belirttikleri doğrultusunda hala okunabiliyor olması nasıl mümkün? Bu Decameron’u oluşturan 100 öyküde öne çıkan iki önemli tema ile mümkün olmuştur. Bu temalardan ilki din adamlarının (ve kadınlarının) ikiyüzlülüğü ve dolandırıcılığıdır. İkinci tema ise kadın-erkek ilişkileri, aşk, cinsellik ve aldatmadır. Tarih boyunca eskimeyen bu iki tema bugün dahi konuşmaların, tartışmaların temel eksenini oluşturmaktadır. Ayrıca bu iki önemli tema Rönesans ve hümanizmanın göklerden yeryüzüne inen ilgisinin de göstergeleridir. Bu iki tema ayrıca yüzyıllar boyunca Decameron’un dini otoriteler tarafından eleştirilmesinin ve yasaklanmasını da nedenidir.

Bu temalarla ilgili kitap içerisinden bir iki örnek vermek sanırım alaycılığın ve kitabın eleştirel boyutlarını da gösterecektir. Üçüncü günün sekizinci öyküsü din adamlarının dini kendi çıkarları için kullanmalarının yaratıcı örneklerinden birisidir. Bu öykü Ferondo isimli kaba saba, varlıklı ve bir o kadar da kıskanç bir köylüyü anlatır. Ferondo’nun karısı, başpapaza kocasının çok kıskanç olmasından ve kendisini cinsel anlamda doyuramamasından yakınır. Başpapaz da, kadına tutkundur ve böyle bir fırsat kollamaktadır. Kadına bu kıskançlığın çaresi olduğunu söyler. Kocası Ferondo Araf’a gitmelidir. Başpapazın bu iyilik karşısında istediği şey ise kadınla beraber olmaktır. Kadın ilk olarak burun kıvırsa da sonrasında ikna olur ve başpapazın verdiği ilaçla kocasını uyutur. Başpapaza başka yerde görev yapan arkadaşı bir papazın vasıtasıyla Ferondo’yu kilisenin kimsenin olmadığı bir yerine kapatır. Ferondo burada uyandığında başka yerden gelen papaz tarafından karşılanır ve kendisinin karısını kıskandığı için Araf’ta olduğunu söyler ve onu dövemeye başlar. Bu uzun bir süre devam eder. Tabii bu arada başpapaz da kadınla beraber olmaktadır. Sonra kadın hamile kalır, başpapaz bir çocukla uğraşmak istemediği için Ferondo’ya yaptığı işkenceye son verir, onu oradan çıkarır ve Araf’tan çıkmasının nedeninin karısının duaları olduğunu söyleyerek kandırır. Ferondo bundan çok mutlu olur ve karısını bundan sonra kıskanmaz.[7] Boccaccio çoğunlukla din adamlarına (yani erkeklere) yönelik eleştirilerde bulunurken tek tük bazı öykülerde din kadınlarını da alaya almıştır. İkinci günün ilk öyküsü bir rahibe manastırını anlatıyor. Masetto isimli bir genç sağır ve dilsiz taklidi yaparak bu manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Manastırdaki genç rahibeler ise Masetto’nun bu taklidini gerçek zanneder ve onu kandırıp beraber olmaya başlarlar. Gerçi Masetto’nun amacı en baştan beri budur. Böylece manastırdaki tüm rahibelerle beraber olur, en son baş rahibe de onunla beraber olmak ister. Fakat Masetto artık çok yorulmuş olduğu için baş rahibeye sağır ve dilsiz olmasının bir yalan olduğunu söyler. Masetto sandığının aksine manastırdan kovulmaz aksine bahçıvanlıktan kâhyalığa yükseltilir. Yaşlı bir adam olup manastırdan ayrılana kadar rahibelerle olmaya devam eder ve pek çok çocuğu olur.[8]

İkinci tema yani kadın-erkek ilişkileri ve özellikle cinsellik Decameron’un en ön plana çıkan teması. Zaten yukarıdaki örneklerde dahi cinselliğin ne kadar öne çıktığı görülmekte. Fakat sadece cinsellik değil onunla beraber gelen pek çok tema da mevcut. Bunların başında da aldatmak geliyor. Hem kadınların hem de erkeklerin eşlerinden ayrı olarak bir de âşıklarının, sevgililerinin olması en çok karşılaşılan konular. Ve sık sık bu yakalanma öyküleri işleniyor. Mesela yedinci günün ikinci öyküsü böyle bir yakalanması anlatır.[9] Kocası evden gidince kadın sevgilisini eve alır ama kocası çok geçmeden eve döner. Kadın hemen sevgilisini evdeki küpün içine saklar. Adam da küpü 5 krona alacak birini bulduğu için eve dönmüştür. Amacı boş küpü alıp gitmektir. Bundan kurtulmak için kendisinin küpe 7 krona talip birini bulduğunu adamında şu anda küpü incelemek için içinde olduğunu söyler. Küpün içindeki sevgili bunu duyunca hemen küpten çıkar küpü 7 krona almak istediğini ama içinin pis olduğunu söyler. Kadın da kocasının hemen temizleyebileceğini belirtir ve kadının kocası küpe girip temizlemeye başlar. Kadın kocasının işi nasıl yaptığına bakarken bir yandan da sevgilisi kadına yanaşır ve beraber olurlar.[10] Fakat kadın-erkek ilişkilerine dair belki de en ilginç öykülerden birisi sekizinci günde anlatılan yedinci öyküdür. Oldukça uzun olan bu öykünün aynı zamanda otobiyografik öğeler içerdiğine dair bir bilgi de yer almaktadır. Bu öykünün başkahramanı Rinieri isminde bir adamdır, Paris’te eğitim gördükten sonra Floransa’ya döndüğü belirtilir. Kendisi okumuş olduğu için hem çok bilgilidir hem de çevresi tarafından saygı görmektedir. Rinieri bir gün Elena isimli bir kadına âşık olur. Elena ise sevgilisi ve hizmetçisiyle beraber bir olup Rinieri’ye bir oyun oynamak, onunla dalga geçmek ister. Hizmetçisiyle Rinieri’ye mesaj gönderen Elena, onu evine çağırır. Çok soğuk bir gecedir ama Rinieri yine de gider. Hizmetçi Rinieri’yi bir avluya alır ve orada beklemesini söyler. Elena evde sevgilisiyledir; arada avluya bakan kapının oraya inip Rinieri’ye evde abilerinin olduğunu o yüzden henüz kendisini içeriye alamayacağını söyler. Sonra yukarı çıkıp sevgilisiyle beraber olup Rinieri ile dalga geçmeye devam ederler. Rinieri kandırıldığını geç de olsa fark eder ama soğuktan dolayı çok üşümüştür ve büyük bir hastalık geçirir. Hastalığı atlatınca Elena’ya olan aşkı nefrete dönüşür ve kendisine oynana gibi bir oyunu Elena’ya karşı oynamak için fırsat kollar. Bu fırsat eline uzun süre geçmeden geçer. Elena’nın sevgilisi ondan ayrılır ve Elena onu geriye döndürmek için her şeyi yapmaya hazırdır. O sırada Rinieri çıkar ve bir büyü bildiğini söyler. Umutlanan kadın bunun bir intikam olduğunu fark etmez. Rinieri, Elena’ya sevgilisini göndermek için bir nehirde yıkanmasını ve sonrada çıplak bir şekilde yüksek bir yere çıkıp dua etmesini söyler. Elena bunu şehrin dışında yer alan nehir ve yakınında yer yarı yıkılmış kule de yapmaya karar verir. Kadın kulenin tepesinde çıplak dua ederken Rinieri merdiveni alır ve Elena’nın aşağıya inmesine izin vermez. Yazın sıcağında tüm gün kulenin tepesinde kalan kadının tüm vücudu yanıklar içinde kalır ve yarı baygın şekilde oradan geçmekte olan çobanlar ve hizmetçisi tarafından aşağı indirilir.[11] 

Ben bu yazıda Decameron’da en önemli gördüğüm iki tema üzerinden yorumlarda bulundum. Ama pek çok farklı yorumlama yapılabilir örneğin tarihi olaylarla ilişkisi kurularak yapılan yorumlamaların yanında sembolik okumalar da gerçekleştirilebilir. Zaten, Calvino’nun yazının da başında aldığımız alıntılarında da belirttiği gibi, klasik bir eseri klasik yapan şey onun derinliği ve her çağa uygun çoklu yorumlara olanak tanımasıdır. Ve bu sayede de klasikleşmiş eserler hiçbir zaman eskimez.                                         


[1] Italo Calvino (2008), Klasikleri Neden Okumalıyız?, (Çev. Kemal Atakay), İstanbul: Yapı Kredi, s. 11-18. http://images.ykykultur.com.tr/upload/document/9e3f31ec-e480-4a8c-a5f5-dc24df0a3702.pdf

[2] Harold Bloom (2018), Batı Kanonu, (Çev. Çiğdem Pala Mull), İstanbul: İthaki, s. 515.

[3] Bloom, a.g.e., s. 53.

[4] Rekin Teksoy (2007), “Boccaccino ve Decameron”, Decameron içinde (s. 7-15), İstanbul: Oğlak. s. 9.

[5] Teksoy, a.g.m., s. 9.

[6] Teksoy, a.g.m., s. 11.

[7] Giovanni Boccaccio (2007), Decameron, (Çev. Rekin Teksoy), İstanbul: Oğlak. s. 304-315.

[8] Boccaccio, a.g.e., s. 238-246.

[9] Benim de okumuş olduğum Oğlak yayınlarının yayınladığı kitabın kapağı bu öyküden alınmıştır.

[10] Boccaccio, a.g.e., s. 579-584.

[11] Boccaccio, a.g.e., s. 688-714.